Berceste

Tuzdan Gemler
Yarası olan herkes tuzdan korkar sanıyordu. Oysa onun hikayesi tam tersiydi. Uçsuz bucaksız, sonsuz bir beyazlığın ortasında duruyordu. Yol onu Tuz Gölü’ne getiriyordu, gökyüzü yere değiyor, insan kendini iki boşluk arasında kalmış gibi hissediyordu. Ne saklanacak bir köşe vardı ne de kaçacak bir gölge. Belki de bu yüzden geliyordu buraya, kaçamamak için. İçindeki yarayı da yanında getiriyordu. En sevdiği insanın ardından kalan o eksik cümleyi… Söylenmemiş sözlerin ağırlığını… Günlerdir susturduğu bastırdığı her şeyi. Hiçbir şeyin saklanamadığını burada fark ediyordu, Tuz Gölü, insanın içini de dışı kadar çıplak bırakıyordu. Ayakkabılarını çıkarıyordu. İnce tuz tabakası ayaklarının altına batıyordu. Her adımda hafif bir sızı hissediyordu. Ama yürümeye devam ediyordu. Çünkü artık kaçmak istemiyordu. Bir süre sonra duruyordu. Gökyüzünün suya karıştığı o yerde, kendisiyle baş başa kalıyordu. İçindeki acıyı ilk kez açıkça düşünüyordu. O yarım kalmış vedayı, söylenmeyenleri… Gözleri doluyordu. Sessizce, kimsenin olmadığı o beyazlığın ortasında ağlıyordu. Tuz sıcakla birlikte yaralarına değiyordu, yakıyordu, güneşe çarpıp tekrar içresinde yanışı parlıyordu. Ama bu yanış başka bir şeydi. Bastırdığı acının karanlığından değil, yüzleşmenin açıklığından geliyordu. Sanki tuz onun sadece tenine değil, içine de değiyor; sakladığı her şeyi yüzeye çıkarıyordu. Ve o an anlıyordu: Kaçtığı şey acı değil, yüzleşmekti. Tuz Gölü ona şunu öğretiyordu Tuz, yarayı yakar ama temizler. Açık olan iyileşir, saklanan çürür. O ana kadar kendini tutmaya çalıştığını fark ediyordu. Duygularını dizginliyor, taşmamak için içinden geçen her şeyi sıkıca bağlıyordu. Ama o dizginlerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez görüyordu. Tuzdan gemlerdi onlar. Ne kadar sıkarsan sık, eriyordu. Ne
Düşünce
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çalmak, servet yığmak onlara yetmezdi. Fakirin alkışı, duası ve gözyaşı da lazımdı. Hep Aynı BoşlukSuçüstü Tanpınar'a Huzur Yok(s.182)
Edebiyat
Beklenen kitap ertelendikçe büyüyen bir meraktır. Başlayalım bakalım.
1000Kitap
Bayrak Kanunu
Madde 1 – Türk bayrağı, bu kanuna bağlı örnekte gösterilen şekil ve nispetlerde olmak ve al zemin üzerine beyaz ay-yıldız konmak şartıyla, yerli şaliden yapılır. Bayrağımızın yalnızca bir bez parçası olmadığını, kanunda geçen “yerli şali” ifadesinden açıkça anlayabiliriz. Peki, hiç merak ettiniz mi bu yerli şali nedir? Şali, geleneksel olarak Ankara keçisinin tiftiğinden elde edilen, Anadolu’ya özgü bir kumaş türü, Peki neden daha parlak, daha nadide kumaşlar dururken Türk bayrağı Ankara keçisinin tiftiğinden dokunur? Şali kumaşın tercih edilmesi bir teknik zorunluluktan çok, Mustafa Kemal Atatürk’ün de işaret ettiği kültürel bir bilinçtir. Çünkü Türk bayrağı rüzgarda dalgalanan bir sembolle birlikte, toprağın, emeğin ve hafızanın dokunduğu bir kimliktir. Ankara keçisinin tiftiği, yüzyıllar boyunca Anadolu’da sabırla işlenmiş, dayanıklılığı ve asaletiyle kendini kanıtlamış varolmanın hammaddesidir. Şali, sert iklimlere dirençli yapısıyla uzun ömürlüdür, tıpkı bu toprakların insanı gibi, içinde var olma iradesini taşır. Bayrağın şaliden yapılması, kendinden olana bağlılığın sessiz ama güçlü bir ifadesidir. Kökü bu topraklarda olan, yerli emeğin ürünü bir malzemenin tercih edilmesi Türk bayrağının anlamını derinleştirir. Bu tercih, milletimizin kendisini başka kültürlerin taklidiyle değil, kendi öz kaynaklarıyla tanımlama iradesidir. Şali aynı zamanda sürekliliğin simgesidir. Nesiller boyunca aktarılan bir dokuma geleneği, bayrağın her dalgalanışında yeniden yüreklerde dokunur. Bayrak bir devlet alametiyle beraber, çobanıyla, keçisiyle, dokumacının tezgahıyla, ustanın el emeğiyle kurulan kültürel bir zincirin son halkasıdır. Bu zincir kopmadıkça, kimlik de çözülmez. Anlaşılacağı üzere Türk milletinin bayrak anlayışındaki kutsallık maddeden değil, o
Türkiye
İnsanın İç Meteorolojisi
İnsanın ruh hali dış koşullardan çok, içine aldıklarıyla şekillenir, insan kendi iç ikliminin sorumluluğunu taşır. Gökyüzü, içine aldığı her şeyle kendi hava durumunu belirler. Bir damla nem buluta dönüşür, küçük bir esinti fırtınayı çağırır. Göğün genişliğinde hiçbir şey kendiliğinden olmuyor, her hava, görünmeyen bir birikimin sonucudur. Aslında insanın iç dünyası da bundan farklı değildir. Dışarıdan aldığımız her söz, her bakış, her hayal kırıklığı ve her umut, içimizde kendi iklimini kurar. Bazen bir başkasının söylediği masum bir cümle rüzgar olup içimizi üşütür. Bazen küçücük bir iyilik, güneş ışığı gibi içimizde açar, günümüzü ısıtır. Biriken duygular, farkına varmasak da içimizde kendi hava raporunu hazırlamaktadır. Dışarısı ne kadar berrak olursa olsun, içimizde yağmur varsa ıslanırız, dışarısı ne kadar karanlık olursa olsun, içimizde güneş varsa yolumuzu buluruz. Belki de insanın en büyük yanılgısı, hava durumunun dışarıda değiştiğine inanmasıdır. Oysa asıl değişim, içimizde aldıklarımızda saklıdır. Göğün iklimi bulutla, rüzgarla, ışıkla kuruluyorsa, ruhun iklimi de hatıralarla, sözlerle, acılarla ve sevinçlerle şekillenir. Her birimiz kendi iç meteorolojimizin hem tanığı hem de failiyiz. İçimize neyi kabul ettiğimize dikkat etmeliyiz. Çünkü gökyüzü yanlış bir akımı içeri aldığında fırtınayı yaşamak kaçınılmazdır. İnsan da öyle… Yanlış bir kelimeyi içimize indirgemek, bazen bütün günümüzü, hatta bütün hayatımızı karartabilir. Aynı şekilde küçük bir iyilik, içimizde yıllar sürecek bir baharı başlatabilir. Sonuçta herkes kendi göğünün altında yaşıyor Dışarıdan bakan biri sadece havayı görür, ama gerçek iklim, insanın içinde saklıdır. Gözle okumak, kulakla dinlemek zihnin ve gönlün meteorolojisindeki insanın en büyük sorumluluğu, iç göğünü tanımayı
Düşünce