Gogol’un Palto ’su , Müfettiş ‘i yazarın hikayelerini edebiyatta ayrı bir yere koysa da, Taras Bulba da onun sadece hicivde ya da insanın trajedisinde değil destansı anlatıda, karakter kurmada ve toplumsal ruhu yansıtmada da ne kadar güçlü bir figür olduğunu gösteriyor.
Kitapta yer alan Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri her biri kendi içinde başka bir kapı aralıyor, kimi yerde hüzün, kimi yerde korku, kimi yerde hiciv, kimi yerde ise insanın içini yoklayan o derin yalnızlık öne çıkıyor. Eseri asıl güçlü kılan şey ise bence Gogol’ün dili ve anlatımı. Cümlelerini sanki bir kuyumcu sabrıyla işliyor, en küçük ayrıntıyı bile gelişi güzel bırakmıyor, yaptığı betimlemelerle bir sahneyi göstermekte ötede sahnenin ruhunu da hissettiriyor. Bu yüzden hikayelerinde yalnızca anlattıklarıyla değil, anlatış biçimiyle de iz bırakıyor ve klasik olmayı tam da burada hak ediyor.
Gogol birbirinden farklı öyküleriyle insanı, toplumu ve hayatın değişik yüzlerini anlatıyor. Bir yanda eski zamanların sakin ve hisli dünyası beliriyor, bir yanda taşra insanının gülünç ama düşündürücü halleri öne çıkıyor, bir yanda korkunun ve bilinmeyenin karanlık atmosferi kuruluyor, bir yanda da savaş, cesaret ve bağlılık duygusu daha sert bir tonda hissediliyor. Her öyküsü başka bir ruh haline, başka bir insan manzarasına açılıyor. Okur da bu metinlerde yalnızca olayları değil, insan doğasının çelişkilerini, zaaflarını, tutkularını ve içten içe büyüyen yalnızlığını da izliyor.
Gogol’un alameti farikası en sıradan görünen ayrıntılardan bile canlı bir dünya kuruyor ve yalnızca bir olayın değil, bir ruh halinin içine çekiyor. Eseri insanın hafızasında sesi, gölgesi ve duygusu kalan bir okuma deneyimiyle, güçlü anlatımı ve atmosferli betimlemeler ve yer yer hicivle beslediği insan manzarası arayanlar öylküleri beğenerek
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Nermin Yıldırım çağın en görünmez ama en yaygın yaralarından biri olan suçluluk duygusunu Dokunmadan romanında insanın iç sessizliği üzerinden anlatıyor. Romanı boyunca büyük kötülüklerden çok zamanında uzatılmayan ellerin, söylenmeyen sözlerin, görmezden gelinen acıların yüküyle dolaşıyor.
Yazar modern insanın kalabalıklar içinde giderek daha yalnız, daha çekingen ve daha suskun hale gelişini anlatırken, hayatın yalnızca nefes almak değil, bir omuza dokunmak, bir acıya ortak olmak, bir hayatın içinde iz bırakabilmek olduğunun yaşamak olduğunu hissettiriyor.
Romanın sonunda söylediği gibi:
“Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu…”#303554553
Romanında bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu diyen Adalet’in öyküsü, ölümle yüzleşmesinin akabinde kendi hayatına dönüp bakmasıyla derinleşiyor. Hayatında kimseye gerçekten temas edemediğini birçok olayın karşısında susup geri çekildiğini fark eden Adalet geçmişinin kırıkları arasında dolaşırken hem çocukluğuyla hem vicdanıyla hesaplaşıyor.
“Her uzvum tamamdı fakat ben eksiktim. Kimsenin omzuna dokunmamıştı elim.”(s.249)
Adalet’in hayatı boyunca geri çekilerek ve kendini koruyarak yaşaması, zamanla onu hem insanlara hem de kendi ruhuna yabancılaştırıyor. İnsanın en büyük eksikliğinin sevgisizlikten çok cesaretsizlik olduğunu anlatıyor. Romanın ana fikri burada derinleşiyor, yaşamak yalnızca nefes alıp vermek değil, başka hayatlara temas edebilmekten geçiyor. Bir omuza dokunabilmek, bir acıya ortak olabilmek, birinin hayatında küçücük de olsa iz bırakabilmek insanı gerçekten yaşayan birine dönüştürüyor. Çünkü bazen insanı yaralayan şey yaptığı kötülükler değil, korkudan yapamadığı iyilikler oluyor.
Roman bu yönüyle yalnızca bir iç yolculuğa değil, insanın kendine bile
Elias CanettiKulakmisafiri ’ nde klasik bir hikaye izinden çok insanın içinden geçen eğrilikleri takıntıları, hırsları, gizli korkuları ve tuhaf alışkanlıkları kısa ama keskin portrelerle önümüze bırakıyor.
Kitabın Elli Karakter alt başlığıyla tek tek kişilerden çok insan doğasının çoğalan yüzleri var. Her başlıkta bir insanı anlatıyormuş gibi görünse de biraz dikkat edilince hepsinin toplumun içinden süzülmüş ortak insan izleri olduğu anlaşılıyor.
Kitabında en çok etkileyen şey Canetti’nin insanı büyük sözlerle değil, küçük sapmalarla yakalaması İsimyalayıcı, Laftaşıyıcı, Kör, Suçlu, Gözyaşıbağımlısı ya da Malmülkçü gibi karakterlerle ilk bakışta biraz abartılı, hatta yer yer tuhaf duruyor ama yazar doğrudan bir insanı değil insanın içindeki bir eğilimi büyütüyor.
Birinin şöhrete yapışma hali, bir başkasının başkasının felaketinden beslenmesi, bir diğerinin eşyaya, söze, cürüme ya da görüntüye saplanıp kalması, aslında gündelik hayatta daha silik biçimde hep gördüğümüz şeylerin yoğunlaştırılmış hali biçiminde sunuyor.
Canetti karakterlerindeki izleri olduğu gibi göstermiyor, onları biraz daha keskinleştirerek abartılı bir halde okurunun net görmesini sağlıyor. Eserin yazıldığı yılın üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, karakterlerin taşıdığı insan izleri bakımından bugün de güncelliğini koruyor.
Kulakmisafiri’ndeki Kör karakterinde, dünyayı doğrudan yaşamak yerine kendi kapalı algısı ve zihinsel düzeni içinden kavrayan Körleşme romanındaki başkarakter Profesör Peter Kien’in izine rastlamak da mümkün, Canetti karakterlerini yargılamadan ama onlardan hiçbir ayrıntıyı da saklamadan çizerken, insan doğasının zamana rağmen değişmeyen izlerini de ortaya koyuyor. Hem insana dair dikkati derinleştiriyor hem de karakterlerin peşinden gitmek isteyen okura sessiz
“Kuş değilim ben. Kafesim de yok. Bağımsız, irade sahibi, özgür bir insanım, şu anda da irademi sizden ayrılmak üzere kullanıyorum.” (s.356)
Jane Eyre bu sözle yalnızca karşısındaki insana değil, hayat boyunca onu sınırlamaya çalışan herkese cevap veriyor gibi duruyor. Hikayesi sevgiye aç büyüyen ama buna rağmen kendi özünü kimseye teslim etmeyen bir kadının öyküsü olarak derinleşiyor. Romanı okurken sık sık Nilgün Marmara ’nın dizeleri dokundu. Sanki Charlotte Brontë Marmara’nın mısralarına dokunan hayat çizgisinde yaşayan bir karakter oluşturmuş gibi hissettirdi. Bu yüzden kitabın bende uyandırdığı duyguları dile getirirken, Nilgün Marmara’nın şiirinden Jane Eyre’ın dünyasına uzanan bir yankıya yer veriyorum.
“Kuşlar bu kızın kulağında küpedir” dizesiyle sanki Jane’nin bütün varlığına değiyor, çünkü Jane’nin ruhundaki kuş, sadece zarif bir imge değil, aynı zamanda özgürlüğün, iç direncin ve kafese sığmayan ruhun simgesi gibi duruyor.
Bir yanıyla da Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna… dizesiyle bu romanın duygusuna usulca karışıyor. Çünkü Jane’in güzelliği dış görünüşüyle birlikte yaşadıklarına rağmen içindeki iradeyi koruyabilmesinde beliriyor. Bazı hayatlar sevgisizlikle başlasa da insanın içindeki güç yine de sönmüyor. Jane’in çocukluktan başlayarak taşıdığı kırgınlıklar, suskunluklar, özlemler ve yaşama direnci, Bronte’nin kalemiyle okuyanın kalbine usul usul yerleşiyor...
Charlotte Brontë eserini 1847 yılında yayımlıyor, Jane Eyre yazarın yaşadığı yalnızlıklar, kayıplar ve güçlü durma hali, eserin ruhuna da açıkça yansıyor. Edebi olarak Jane Eyre, gotik atmosferle duygusal derinliği birleştiren, aynı zamanda insanın iç dünyasını öne çıkaran güçlü bir roman olarak öne çıkıyor.
Eserin konusu, Jane Eyre’ın çocukluktan başlayarak hayat içinde kendi yerini
“Bir kişi yeryüzünün resmini yapmaya kalkışır. Yıllar boyunca bir mekanı illerin, krallıkların, dağların, koyların, teknelerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların, insanların resimleriyle doldurur. Ölmeden az bir zaman önce bakar ki sabırla gerçekleştirilen bu labirent, kendi yüzünün çizgilerini taşıyor.” (s.148)
Jorge Luis BorgesYaratan ’ın sonsözünde yazdığı bu birkaç cümleyle kitabının bütün ruhuna dokunuyor. Dünyayı anlamaya, geçmişin izlerini toplamaya, düşlerin kırık parçalarını bir araya getirmeye, belleğin tortusunu ve zamanın içinden geçen silik yüzleri kavramaya çalışan insanın, bütün o arayışların sonunda dönüp yine kendisiyle karşılaşacağını hissettiriyor. Borges burada yalnızca dünyasını anlatmıyor, dünyayı anlamaya çalışan insanın, aslında kendi iç labirentini çizdiğini de söylüyor.
Kitabın ilk bölümündeki düzyazılarında kimlik duygusunu, belleği, ölümü, zamanı ve gerçeği kavrama çabasını her zamanki gibi kısa ama yoğun metinlerle işliyor. Aynalar, labirentler, düşler, kahramanlar, vedalar ve anılar üzerinden insanın aslında kendine bile bütünüyle ulaşamadığını düşündürüyor.
İlk bakışta küçük parçalar gibi görünen metinleri derinleştikçe insanın benliğine, yazgısına, korkularına ve varoluşuna açılan kapılar haline geliyor. Borges’in o kısaçık anlatımıyla burada da birkaç cümlenin içine koskoca bir düşünce evreni sığdırıyor.
Bu metinlerin içinde Homeros’tan Shakespeare’e, Cervantes’ten Dante’ye uzanan büyük bir edebiyat ve tarih gölgesi dolaşıyor. Borges bir yerde Don Quijote’yi, bir yerde de Martin Fierro’nun yankısını çağırarak yalnızca kendi zihnini değil, insanlığın ortak hafızasını da metinlerin içine taşıyor. Buenos Aires, Balvanera, İngiltere, Roma ya da düşsel saraylar ve labirentler arasında dolaşırken her yer biraz