Gogol’un Palto ’su , Müfettiş ‘i yazarın hikayelerini edebiyatta ayrı bir yere koysa da, Taras Bulba da onun sadece hicivde ya da insanın trajedisinde değil destansı anlatıda, karakter kurmada ve toplumsal ruhu yansıtmada da ne kadar güçlü bir figür olduğunu gösteriyor.
Kitapta yer alan Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri her biri kendi içinde başka bir kapı aralıyor, kimi yerde hüzün, kimi yerde korku, kimi yerde hiciv, kimi yerde ise insanın içini yoklayan o derin yalnızlık öne çıkıyor. Eseri asıl güçlü kılan şey ise bence Gogol’ün dili ve anlatımı. Cümlelerini sanki bir kuyumcu sabrıyla işliyor, en küçük ayrıntıyı bile gelişi güzel bırakmıyor, yaptığı betimlemelerle bir sahneyi göstermekte ötede sahnenin ruhunu da hissettiriyor. Bu yüzden hikayelerinde yalnızca anlattıklarıyla değil, anlatış biçimiyle de iz bırakıyor ve klasik olmayı tam da burada hak ediyor.
Gogol birbirinden farklı öyküleriyle insanı, toplumu ve hayatın değişik yüzlerini anlatıyor. Bir yanda eski zamanların sakin ve hisli dünyası beliriyor, bir yanda taşra insanının gülünç ama düşündürücü halleri öne çıkıyor, bir yanda korkunun ve bilinmeyenin karanlık atmosferi kuruluyor, bir yanda da savaş, cesaret ve bağlılık duygusu daha sert bir tonda hissediliyor. Her öyküsü başka bir ruh haline, başka bir insan manzarasına açılıyor. Okur da bu metinlerde yalnızca olayları değil, insan doğasının çelişkilerini, zaaflarını, tutkularını ve içten içe büyüyen yalnızlığını da izliyor.
Gogol’un alameti farikası en sıradan görünen ayrıntılardan bile canlı bir dünya kuruyor ve yalnızca bir olayın değil, bir ruh halinin içine çekiyor. Eseri insanın hafızasında sesi, gölgesi ve duygusu kalan bir okuma deneyimiyle, güçlü anlatımı ve atmosferli betimlemeler ve yer yer hicivle beslediği insan manzarası arayanlar öylküleri beğenerek
“Hepimizi aynı patikaya hapseden ve bizi tutsaklar gibi sevk eden toz bulutunun kasveti içinde birbirimize sokularak güneş altında öbeklenmiş bir tırtıl sürüsü gibiydik.”Pedro Paramo ’dan sonra Juan Rulfo’nun Ova Alev Alev kitabıyla buluşuyor olmak aynı karanlık ikliminde dünyanın daha da çıplak ve daha sert tarafına geçmek gibi hissettiriyor.
Buradaki hikayelerinde de yine ne büyük kalabalıkları etkilemek için ne de anlaşılması güç bir anlatı kurup mesafe yaratmak için yazıyor. Yoksulluğun, kuraklığın, ölümün ve insanın içine çöken sessizliğin dilini bulmaya çalışıyor.
Kitabındaki köyleri ve insanları Rulfo’nun dünyasında ova, rüzgar, susuzluk, yoksulluk ve terk edilmişlik neredeyse başlı başına bir karaktere dönüşüyor. Özellikle Bize Toprak Verdiler ve Luvina öykülerini çok beğendim , yaşanılan yer insanın kaderini belirleyen ağır bir boşluk gibi hissediliyor.
Bir cinayet, bir göç, bir kayıp, bir yoksulluk hali ya da aile içindeki kırılmalar anlatılıyor ama asıl etkiyi o hayatların içten içe çürümesi bırakıyor.
Pedro Páramo’da daha açık gösterdiği ölüm, hayalet ve yankı duygusu bu kitapta da kendini hissettiriyor. Yaşayanlarla ölüler arasındaki çizgi her zaman açık açık silinmese de, birçok karakter daha hayattayken eksilmiş, gölgelenmiş ve sanki çoktan dünyanın dışına itilmiş gibi veriyor bir hikaye kitabından çok parçalanmış hayatların iç içe geçtiği tek bir büyük yalnızlık tablosu gibi.
Hikayelerinde insanın yalnızca yaşadıklarıyla değil, katlandıklarıyla da biçimlendiğini göstermesiyle Rulfo yoksulluğu, suçu, suskunluğu ve kaybı toplumsal bir gerçeklik olarak ve insan ruhunu içten içe kemiren bir kader gibi kuruyor. Ova Alev Alev, Juan Rulfo’nun dünyasına girmek için keyifle okunacaktır. Kitapla kalın.
“Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın.”
Marcus Aurelius
Kitaba ismini veren alıntı Aurelius’un Düşünceler eserinden geliyor, alıntı kitabın bütün ruhunu taşıyor, İnsan, yaşadığını sandığı her şeyin geçiciliğiyle yüzleşiyor ve geriye sadece anların izleri kalıyor.
Kitabını yazdığında seksenli yaşlarına gelmiş bir yazar olarak Yalom yalnızca bir terapist olarak değil, hayatın sonlarına yaklaşan bir insan olarak da kalemini oynatıyor. Tecrübesi satır aralarında kendini hissettiriyor, yılların biriktirdiği gözlem gücüyle insanın en kırılgan hâllerini yalın bir dille ortaya koyuyor.
Kitap insanların en zor anlarında sorunlarla nasıl baş etmeye çalıştıklarını adım adım gösteriyor. Her her hikayede bir insanın kırıldığı yerden nasıl toparlanmaya çalıştığına tanık oluyorum, kimi zaman kaçıyor, kimi zaman yüzleşiyor, ama mutlaka bir arayışın içinde ilerliyor. Bu yönüyle terapi kitabın çok aynı zamanda insanın kendine tuttuğu bir ayna gibi duruyor.
Hayata dair farklı yaşamların farklı bakış açıları ve birbirinden ayrı deneyimlerin bir araya geliyor ve insanın iç dünyasının ne kadar katmanlı olduğunu da gösteriyor. Günübirlik hayatlar, her şeyin geçici olduğunu hatırlatıyor, özellikle de ölümü sessizce ama güçlü bir şekilde hissettiriyor. Okurken insan kendi hayatına dönüp bakıyor, neyin gerçekten önemli olduğunu sorgulamaya başlıyor.
Günübirlik Hayatlar’la her hikayede insanın sandığı kadar kalıcı olmadığını, ama hissettiklerinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Yalom terapi odasında karşısına oturan insanların kırılganlıklarını,
Aleksandr Puşkin 1820-1833 yılları arasında 13 poema yazıyor, bu türde başka taslaklar ve başlangıç dizeleri de bırakıyor. Ruslan ve Ludmila ‘ın ve yarım kalan Ejerski hariç bu baskısında 11 Poemadan oluşuyor. Poemalar Puşkin’in farklı dönemlerde kaleme aldığı şiirsel anlatılarının bir araya getirildiği bir derleme niteliğini taşıyor.
Poemalar uzun şiirsel anlatılar epik şiirler ya da anlatı şiirleri anlamına geliyor. Kitabın girişinde de Puşkin’in poemalarının, şiirlerinin yanında çok önemli bir yer tuttuğu özellikle vurguluyor. Kitap sadece ayrı ayrı metinleri değil, aynı zamanda Puşkin’in sürgün yıllarını, romantik zamanlarını , tarihsel ve toplumsal meselelerle kurduğu bağı da bir araya getiriyor .
Puşkin’in farklı yıllarda yazdığı şiirsel anlatıları çok yönlü bir edebi dünyanın içine çağırıyor. Metinlerinde kimi zaman aşk, özgürlük, yalnızlık, gurur ve kıskançlık öne çıkıyor, kimi zaman da savaş, sürgün, toplum, iktidar ve insanın kendi içindeki çatışmaları belirginleşiyor.
Kafkasya’dan taşraya, saray çevresinden halk yaşamına uzanan geniş bir coğrafyada Puşkin’in hem güçlü bir şair hem de insan ruhunu iyi gözlemleyen bir anlatıcı olduğunu gösteriyor. Her poemayla birlikte başka bir kapı açıyor ama hepsi birleşince, şairin hayata, tarihe ve insana bakışını bütünlüklü biçimde hissettiren bir edebiyat yolculuğu oluyor.
Puşkin’in şiir gücünü görmekle birlikte, zamanla değişen ruhunu bakışını ve anlatı dünyasını birlikte izlemek için de çok kıymetli bir kitap. Her metin başka bir duyguya, başka bir çatışmaya ve başka bir atmosfere açılırken, okur bir yandan şairin dilindeki lirizmi, bir yandan da anlattığı dünyanın sertliğini hissediyor. Şiirle hikaye arasındaki o özel çizgiyi seven ve klasik edebiyat içinde arayanlar için edebi bir yolculuk olacaktır.
Herkese keyifli okumalar.
Senin tek kurtarıcın, yine sensin, kendinsin!Sen kendi kendini köleliğe mahkûm ediyorsun. (s.19)
Wilhelm ReichDinle Küçük Adam kitabıyla insanlığın kendi eliyle kurduğu korku düzenini, kendi içinde büyüttüğü küçüklüğü ve buna rağmen hep başkalarını suçlama alışkanlığını okurunun yüzüne vuruyor. Kitabını okumadan önce yazarın hayat hikayesini bilmenin gerçekten faydası oluyor, çünkü yalnızca bir yazar olarak değil, psikanalizle, siyasetle, insan ruhuyla ve toplumsal baskı mekanizmalarıyla bizzat boğuşmuş bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Freud’un öğrencisi olan insanın hem iç dünyası hem de toplumsal düzen içindeki sıkışmışlığı üzerine düşünen Reich’in yaşam çizgisi bilinince kitabındaki sertliğin ve hayal kırıklığının kaynağı daha net anlaşılıyor.
Bu kitap alışılmış anlamda bir inceleme, bir kuram özeti ya da sakin düşündüren bir metin tarzında ilerlemiyor. Daha çok noktası konmamış bir söylev konuşmasını ve içten içe bir manifestoyu andırıyor. Zaten önsözünde de bunun bilimsel bir belge değil, insan üzerine bir deneme olduğu belirtiyor. Reich sokaktaki insanın kendi kendini nasıl cezalandırdığını, düşmanlarına nasıl hayranlık duyduğunu ve dostlarını nasıl tükettiğini anlatmak istediğini belirtiyor.
Reich küçük adam sözünü insanlığın içindeki korkak, kendine güvenmeyen, sorumluluktan kaçan ve başkasının sözüne sığınan taraf için kullanıyor. Yazar küçük adamı dışarıda bir figür gibi göstermekten ziyade, kişinin içinde yaşayan kendi fikri olmaktan korkan, eleştiriden kaçan, özgürlüğü ister gibi yapıp sonunda bir efendiye teslim olan yanımız olduğundan bahsediyor. Kitabın düşündüren yanı da burada başlıyor, yazar insanın zincirini başkasının değil, çoğu zaman kendisinin vurduğunu söylüyor.
İnsanlığın anlamsız korkularını özgüvensizliğini ve kendini küçük görmesini
Ah, canımızsın sen bizim! Yurdumun en yüce evladını gözlerimle görebilmek nasip oldu sonunda. Sonsuza dek yaşa ve saygılarımı kabul et!”
Maksim GorkiMaksim Gorki Tolstoy’un hastalığındaki ve iyileşme zamanındaki gözlemlerinden yola çıkıyor. Tolstoy'dan Anılar ‘da gördüklerini, duyduklarını ve düşündüklerini kitabında aktarıyor. Tolstoy’u kitaptaki notlarla yalnızca büyük bir yazar olarak değil, sürekli düşünen bir insan olarak anlatıyor
Tolstoy’un zihni sürekli sorularla meşgul oluyor. Tanrı’yı, insanı ve hayatı düşünüyor. Gorki onun iç dünyasını anlatırken şöyle bir sözünü aktarıyor:
“Tanrı benim isteğimdir.”
Kitap boyunca Tolstoy’un insanlara bakışı da görülüyor. Ona göre insanın gerçek bilgeliği sade sözlerde saklı oluyor. Bir yerde bunu şöyle söylüyor:
“Gerçek bilgelik az söz gerektirir.”
Gorki bazen Tolstoy’u izliyor, bazen de onunla konuşuyor. Tolstoy insanların doğasını düşünürken şu cümleyi kuruyor:
“Romantisizm, gerçeğin gözlerine doğrudan bakabilmekten duyulan korkudan doğar.”
Bu küçük notların toplamı bir araya gelince Tolstoy’un portresi ortaya çıkıyor. Yalnızca romanlarıyla değil, günlük hayatındaki düşünceleriyle de tanımak isteyenler için bu notlar ayrı bir kapı aralıyor. Kitapta Dostoyevski ve Çehov’a dair de fikirler de beyan ediyor, Gorki’nin gözünden anlatılan bu küçük anılar, büyük bir yazarın nasıl düşündüğünü ve dünyaya nasıl baktığını anlamaya yardımcı oluyor. Tolstoy’a dair fikir edinmek isteyenler için güzel nüanslar barındırıyor.
Herkese keyifli okumalar