Adı:
Körleşme
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
565
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755707044
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Die Blendung
Çeviri:
Ahmet Cemal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayıncılık
Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen Körleşme, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılmıştır. Ancak, Elias Canetti kurguladığı zaman ve mekân, kullandığı dil ve üslup, karakterlerindeki soyutlamanın isabetliliği ve bunları aktarmadaki başarısı sayesinde sınırları aşmış, evrenselliğin en üst boyutlarına ulaşmıştır.

Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir etmeyi başarıyor.

İnsanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtan Canetti, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatırken yarattığı dehşet atmosferiyle okuru derinden sarsıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
“ Bir öğle vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal sen diye başladı:

-“Sen rakı içer misin?”
+“Arada evet...”
-“Peki şalgam suyuyla birlikte içtin mi ?”
+“Hayır”
-“Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması’nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim. ”

Dediği saatte buluştuk. “bir yer” dediği, Ağa Camii’nden sapınca gidilen, “kendin pişir kendin ye” tarzı bir meyhaneydi. O güne kadar meyhanenin böylesine hiç gitmemiştim. Oturup etlerimizi seçtik. daha doğrusu Oğuz Atay seçti. Benimle yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da enfes gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir yazarın "auto da fe" başlıklı romanını çıkardı. “Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getirtiyorsun ve yine en kısa zamanda çeviriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle. ”



Bu olaydan sonra romanın Türkçe çevirisi Ahmet Cemal tarafından 7 senede yapıldı. 13 Aralık 1977'de Oğuz Atay aramızdan ayrıldı. Romanın ilk baskısı 1981'de yapıldı. Oğuz Atay belki görmedi ama bizi güzel bir eserle tanıştırmış oldu..



Canetti bilinç akışı yöntemine sıkça başvurmuş eserinde. Okuması kolay bir kitap değil iki defa yarım bıraktıktan sonra bu defa bitirmeyi gözüme almıştım. Yarım bırakma sebeplerim puntonun küçük olması ve Profesör Kien'in davranışlarına katlanamayışım. Gözünüzü korkutmak istemiyorum ama gerçekler bunlar.

Kitabın ismine gelecek olursak Körleşme, Profesör Kien kör olmaktan, kitaplarından ayrı düşmekten çok korkuyor.-Ben o kadar kitaba(servete) sahip olsam uyumazdım.- Korkuyor korkmasına ama bir yandan da bilinçli bir şekilde de kullanıyor bunu. Nasıl mı?  Görmek istemediği problemlere, çirkinliklere göz yumarak.


Bir adam düşünün ki hayatının dibe vuruşuna göz yumarak baş kaldırıyor. Bu nasıl bir direniştir bu nasıl bir mücadeledir!


Hepimiz Kien'iz belki olup biteni izliyoruz, olup bitene göz yummuyoruz belki bizimki bir başkaldırış değil ama hepimiz Kien'iz. Neden mi?  Çünkü bırakın toplumda olup bitenleri bizler bazen aile içinde olup biten ufacık problemlere bile göz yumuyoruz. Problemi çözmek için kendimizde güç bulmuyoruz. Şimdi daha toplumsal düşünecek olursak; (aslında düşünmek bile istemiyorum) açlığa, çocuk ve kadın  istismarlarına, adaletsizliklere, tecavüzlere, ölümlere, savaşlara gelecek olursak. Bu saydığım toplumsal problemleri haberlerde okuyoruz, televizyonda izliyoruz. Sanıyoruz ki bunlardan haberimiz olunca duyarlı insan oluyoruz. Hayır efendim duyarlı insanın tanımı değildir bu. Bakmak ve görmek evet bakmak ve görmek ayrımına burda varıyoruz. Biz bunlara karşı körleştirildik, eylemsizleştirildik. Yaşıyoruz, sıranın bir gün bize de geleceğinden habersizce.. Yaşıyoruz...



Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözünü haklı çıkaran bir kitap. Tabir yerindeyse kafamıza darbe alsak bu kadar sarsılmayız.


Kitap o aptalca hırslarımızı, cahilligimizi, doyumsuzluğumuzu, aç gözlülüğümüzü tokat gibi yapıştırıyor yüzümüze sarsılmamak elde değil yani.


Kitap üç bölümden oluşuyor;

1-) Dünyasız Bir Kafa
2-) Kafasız Bir Dünya
3-) Kafadaki Dünya
 
En çok son bölümü sevdim  Profesör Kien’in başından geçenlerin mitolojik hikayelerle anlatılğı ve kardeşinin psikolojik çözümlemeler yaptığı kısmı çok sevdim.


Daha söylenecek çok şey var eser hakkında ama siz eseri okuyun yine de :)


Şiddet içermeyen bir şiddetle tavsiye ediyorum.


Keyifli okumalar...
Körleşme nedir?

* Körleşme dünyayı beynini ele geçiren düşüncelerle, kuruntularla, küçük hesaplarla; yudumladığın hayatın sende bıraktığı tortularla, acılarla filtreler arkasından görmektir. Gördüğün, senin beyninin optik yansımaları yorumlama biçimidir. Yanlış anlamalara gebeliktir.

* Körleşme gördüğünü sandığın kişiyi, nesneyi, olayı tek bir kavrama indirgemektir. Simgeleri gerçeğe yeğ tutup, bir de onu tek doğru kabul etmektir. Öyle ki mavi kolalı etek salt kötülüktür.

* Körleşme bazı şeyleri her gün o kadar çok görmektir ki, sonunda görmemektir. Yoksa bu kadar yoksulluk, perişanlık, kurşun gibi çöken ağır karanlığın içinde nasıl yaşanır?

* Körleşme bazen de bile isteye görme uzuvlarının -şükür ki kapakları var, ya kulaklar gibi savunmasız olsaydı - işlevini yapmayı reddederek bizi savunması demektir. Görmezden gelmektir.

* Ve körleşme kitapta anlatıldığı gibi şudur: 'Körlük, zamanı ve mekanı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız yek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunabilmelerine olanak tanır.'

Körleşmeyle 'sağlıklı' işlevini yerine getirmezse o küçük tatlı egomuz ne olur peki? Akıl hastaneleri ne diye var sanıyorsunuz?

Kahramanımız Dr. Kien 'fildişi kulesi'ne çekilmiş 25000 kitabın sahibi, cahil, aptal, acımasız, para düşkünü, aşağılık insanlarla ( yani kendinden başka herkesle) konuşmayı, teması reddeden bir 'aydın'. 'Dünyasız bir kafa'sı var. Olaylar neticesinde 'kafasız dünya'yı yaşayanlarla bir arada bulunuyor ve tüm karakterlerin psikolojilerinin adamı haklı çıkardığı hikayenin ortasında buluyor kendini. Tabii herkesin 'kafadaki dünya'sı farklı, birbirini tanımak imkansız.

Pascal demiş ki: 'İnsanın tüm mutsuzluğu odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.' Yeni insanlar, yeni mutsuzluklar.

Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle her kitapseverin okuması gerekiyor. Anlaması zor bir kitap değil, cümleleri basit ama derin. Yazarın erken yaşında oluşturduğu tek eseri, Oğuz Atay tavsiyesiyle Türkçe'ye çevrilmiş bir başyapıt. Lütfen okuyun :)
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.373 Oy)7.702 beğeni24.203 okunma522 alıntı119.272 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.291 Oy)16.523 beğeni36.951 okunma1.686 alıntı155.450 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.139 Oy)5.401 beğeni14.038 okunma1.612 alıntı72.973 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (7.858 Oy)7.830 beğeni20.878 okunma1.098 alıntı97.370 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (5.816 Oy)7.002 beğeni18.956 okunma2.401 alıntı111.501 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.668 Oy)3.225 beğeni10.811 okunma894 alıntı44.300 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.441 Oy)11.821 beğeni29.755 okunma2.161 alıntı125.351 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.380 Oy)6.863 beğeni18.999 okunma522 alıntı73.647 gösterim
  • Yeraltından Notlar
    8.7/10 (2.808 Oy)2.838 beğeni8.667 okunma3.066 alıntı78.569 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.918 Oy)5.069 beğeni17.088 okunma580 alıntı84.406 gösterim
Ya kör olacaksın ya da delireceksin!

Körleşmeyi deliliğin sınırlarında dolaşanların romanı olarak nitelendirmek lazım gelir. Genel anlamda körlük ve delilik kelimeleri, insanın zihin atlasında ürkütücü bir çağrışıma yol açar. Bu kelimelerin yanına birde ‘sınır’ kelimesini konumlandırdık mı gerilim had safhalara ulaşır.

Sınırlarda dolaşmanın tehlikesini sınırlarda dolaşanlar bilir. Uçlarda yaşayanlar rahattır esasen ve bu fanatik tayfa, sürü halinde hareket ettiğinden başları ağrımaz, pekâlâ sorgulamadıkları içinde aptal mutluluğu hissiyatındadırlar ve bu evrende uzun bir ömür sürerler. Sınırda dolaşanlarsa uçlar için her zaman tehlike arz eder ve bu sebeple her an katli vacip olunan kimseler olarak nakşedilirler. Bu sebeple eksik olan ilk cümlemi izninizle değiştirmek isterim.

Ya kör olacaksın ya delireceksin ya da katledileceksin!

Oldukça uzun ve zor bir kitap bu Körleşme ve yazıları da küçük kör etmek istercesine. Ayrıca metaforlarla dolu… Hoş yazarımız da zaten Kafka’nın ‘Dönüşüm’ ünü okuduktan sonra karar veriyor eserini yazmaya ve yazım hayatını da zirvede sonlandırıyor. Anlayacağınız insanlık zihnine tek kurşun sıkıyor. Henüz bu kurşuna kafa atanını da görmüş değilim lakin kurşunu yedikten sonra ölmeyen bireyler hayatlarına bir felçli gibi mutsuz devam ediyor.

Okuyup da sınırdan uzaklaşacağını zannediyorsan yanılıyorsun değerli okur. Ya okuma ya da sınır gerçeğini kabullen!

Kambur cücelerden uzak durun ya da acımayın onlara der Canetti. Çünkü kambur cücelerle çevrili olan etrafımız; onların varlığıklarına karşın korumasızdır. Görünüşü desiseli, ağzı yalan dolu cüceler size sesleniyorum çirkinliğinizde boğulacaksınız.

Kein gibi dünyasız bir kafan mı olmalı kocaman bir kütüphanede?

Therese gibi kafasız bir dünyanın metası mı olmalı?

Yoksa,

Kafadaki dünya ile trajik bir sonun mu?
Körleşme Elias Canetti'nin 26 yaşında yazdığı ilk romanı- fazla roman da yazmamış zaten kendisi. Kitle ve İktidar var, yazarın 30 yılını verdiği kitabı, Marakeş'te Sesler var anlatı. Oyunları ve farklı kitapları da var. Ama yayınlandıktan sonra Naziler tarafından yasaklanan ve 1981'de yazarın Nobel Edebiyet Ödülü kazanmasında büyük etkisi olan bu kitap için başyapıtı diyebiliriz Canetti'nin.

Ülkemizde son zamanlarda popüler olan kitaplar arasında Körleşme (popüler derken Zweig ya da Sebahattin Ali popülaritesinden bahsetmiyorum). Daha çok son dönemde artan Oğuz Atay okurları arasında, Tutumayanlar'a ilham kaynağı olduğu ve kitabın çevrilmesi için Atay'ın özellikle Ahmet Cemal'i ikna ettiği gibi sebepler nedeniyle rağbet görüyor Körleşme'nin, Ulysses benzeri bir metin olması tabii çekiciliğini arttırıyor.

Ulysses benzeri deyince deyince, bahsettiğim çekiciliğinin yanında korku da geliyor, evet zor bir kitap Körleşme. Benim bir yıla yakın bir okuma sürecim oldu – daha çok kendimden kaynaklı sebeplerden. Yazarın tekniğine alışmak epey zaman istiyor. Ahmet Cemal bu açıdan bayağı yardımcı oluyor okura ama. Kamuran Şipal'in Hesse çevirilerini düşününce “Neden bütün Almanca eserleri Ahmet Cemal çevirmiyor?” diye düşünüyor insan.

Tabi böyle meşakkatli bir kitap olunca okuyanların da seviyeleri göze çarpıyor hemen- benimle alakası yok, zaten bir yılda bitirdim ben kitabı- sitedeki Körleşme incelemelerinin büyük bir kısmı üst seviyede, özellikle ayrım yapmadım – okuyunca anlayacağınız gibi çoğu değerli. Duraksadım o yüzden başta bu kitaba farklı bir inceleme yazmakla ilgili. Sonunda en azından görüşlerimi yazmayı düşündüm ve buradayım hala.

Evet, orjinali “die Blendung” olan kitap İngilizceye “Auto-de Fe” (İnanç Hareketi- engizisyoncuların cadıları yakması gibi hareketleri için kullanılıyormuş) olarak çevrilmiş. Aslında iki başlık da uyumlu kitaba, körleşmeyi ya da görmemeyi- görmeyi reddetmeyi belki bir çok farklı şekilde görebiliyoruz kitabın içinde. Ve engizisyonun kitapları, insanları yakması gibi dar kafalı insanlar tarafından yok ediliş var kitapta yine, belki de kitabın sonuna bir gönderme.

Anlatım tarzı bana Teneke Trampet—'i çağrıştırdı biraz. (Baktım onu Kamuran Şipal çevirmiş:) Gizli bir saçmalık var yazının içinde, insanın hoşuna giden ufak abartılar. Tanrı anlatıcı kullanılmış genel olarak, ama sürekli insanların içine giriyor bu anlatıcı. İnsanların içine girince 3. tekil şahıs olmasına rağmen onların karakterine bürünüyor, onların hayallerini, planlarını, korkularını, isteklerini, davranışlarını onlarla beraber kuruyoruz biz de kafamızda. Bu sadece ana karakterler için değil kitap içinde geçen herkes için geçerli. Mesela bir restorana gittiğinde ana karakterimiz, garsonun onunla ilgili düşüncelerini, çelişkilerini, gelecek planlarını daha bir çok şeyi garsonun düşünce yapısına göre öğreniyoruz. Ya da “iyi bir aile babası” isimli bölümde kapıcının eşi ve kızını sürekli dövmesini maddenin tabiatı gibi yorumluyoruz adamın kafasının içinde.

Spoiler uyarısını ekleyip devam edeyim. Üç ana bölümden oluşuyor kitap. Bölümleri de oldukça güzel tasarlamış Canetti. İlk bölümün ismi “Dünyasız Bir Kafa” Kitap boyunca takip edeceğimiz ana karakterimiz olan Prof. Peter Kien' i tanıyoruz bu bölümde. Dünyanın en ünlü sinologu (Çin dili ve felsefesi) kendisi. Hayatı kütüphanesindeki 25000 kitaptan oluşuyor. Bencil, insanları sevmeyen kitaplarından başka hiç bir şeye önem vermeyen birisi- Dünyasız bir kafa yani. İlk bölümde hayatına bir kadın giriyor 8 yıl kadar temizlikçi olarak, daha sonra da “Konfüçyus'un çöpçatanlığı” ile eşi olarak.

Burada şunu belirtmek isterim. Kitapta hiçbir karakterle empati kuramıyorsunuz, hemen hepsi kötü insanlar nispeten. Daha doğrusu, emelleri doğrultusunda istediklerini elde etmek için kapasitelerine göre, kendilerince en doğru şeyleri yapan insanlar bunlar ve yaptıkları kötü geliyor bize. Neyse Kien Therese ile evleniyor bir şekilde ve dünyanın sonu başlıyor onun için. Kitaptaki hemen bütün erkeklerde kadınlara düşman bir kafa yapısı var. O dönemdeki toplum yapısını yansıtmak istemiş olabilir diye düşünüyorum Canetti. Evlilikten sonraki o klasik soğuk savaş, normalde olması gerektiğinden daha önce başlıyor bu sevimli ailede. Therese hakimiyetini kurabilmek için her fırsatı değerlendiriyor. Kien düzeninin bozulmaması için tavizler veriyor. Yavaş yavaş odalarını kaybediyor, parasını kaybediyor, dayak yiyor, korunmak için put taklidi yapıyor, bölümün sonunda da evinden ve kütüphanesinden kaçıyor hesap cüzdanı ile birlikte.

İkinci bölüm “Kafasız bir dünya”da dışarıdaki hayatını görüyoruz Kien'in. Bu bölümde Fischerle (Fischer'cik) ön plana çıkıyor onlarca karakter arasında. Amerika'ya gidip Dünya satranç şampiyonu olmak isteyen kambur bir cüce - 1972'de dünya satranç şampiyonu olan Amerikalı Bobby Fischer geldi aklıma haliyle, alakasız da olsa. İkinci bölümde çokça giriyoruz bu zeki ama farklı bir ahlak yapısı sahibi cücenin kafasına. Çeşitli yöntemlerle dolandırıyor Kien'i Fischerle, ilk bölümde başlayan körleşme devam ediyor ve yavaş yavaş deliliğe doğru ilerliyor baş karakterimiz. Bu bölümde -ister sürrealist deyin, ister büyülü gerçeklik -bazı imkansız olgular da var, şapka içinde bir iki kütüphanelik kitap taşımak gibi. Ama dediğim gibi bu kitap hayatın karikatürize edilmiş bir yorumu olduğu için o kadar önemsemiyor insan. Kitapla ilgili yapacağım tek eleştiri de bu bölümde, yazarın bazı kısımları gereksiz bir şekilde uzatması , ya da bana öyle geldi biraz. Özellikle Fischerle'nin bazı bilinç akışları sayfalar sürüyor. Zaten kitabın en uzun bölümü burası olmasına rağmen ilk bölümden daha az şey veriyor totalde.Ama toplumun da en iyi analiz edildiği bölüm burası.

Son bölüm olan , Kafadaki Dünya'da (evlere şenlik karakterimiz polis eskisi kapıcıyı saymazsak) Kien'in psikiyatr kardeşi giriyor kurguya. Belki kitaptaki tek iyi karakter, ama onun da kendine has özellikleri var. Zihinsel körleşmede yolun sonuna gelmiş kardeşinin yanına geliyor. Her şeyi hallediyor ve eski haline döndürüyor, daha doğrusu böyle düşünerek ayrılıyor daha sonra. Bu bölümde iki kardeş arasında geçen diyalog – Kien kardeşini görünce eski ukala haline geri dönüyor hemen- mizojini ağırlıklı olmasına rağmen oldukça etkileyici. Son kısımda kitap ingilizce ismine yakışır bir şekilde sona eriyor.

Kitapta semboller de oldukça önem taşıyor. Mesela Therese (eteğinden dolayı) mavili beyazlı bir midye kabuğuyla ilişkilendirilmiş, Kien kitabın sonuna kadar maviden nefret ediyor bu yüzden, hatta mitoloji ve teolojiden örnekler veriyor kendini haklı çıkarmak için. Başka bir yerde (kendisine para yerine düğme verilen bir dilenciyle ilgili olarak) düğme sembolü öne çıkartılmış.

Körleşme, Ulysses kadar zor bir kitap değil elbette, çoğunlukla insan bilinçlerinde dolaşsa da. Ama bende olduğu gibi uzun bir duraklama dönemine girebiliyorsunuz kitabı okurken. Yine de kitabı bitirdiğinizde bir tatmin olma duygusu, ya da bir nevi tamamlanma hissi oluşuyor insanın içinde. Uzun bir kitap bitirdiğiniz için değil, Körleşme'yi bitirdiğiniz için oluyor bu duygu. Böyle kitaplarla edebiyatın tadına varıyor gerçekten insan. Okunması gereken kitaplardan. Zaten Oğuz Atay'a da güvenemeyeceksek kime güveneceğiz bu hayatta değil mi?
Oysaki ne kadar normal başlamıştı her şey. Hayatında kitaplarından başka hiçbir şeye değer vermeyen, dünyanın gerçekliğinden kopuk bir şekilde yaşayan profesör Kien’in yaşamını okurken, kitaplarına göz kulak olması, onlarla ilgilenmesi için tuttuğu hizmetçi Therese’yle evlenmesiyle roman kafkavari bir atmosfere büründü ve her şey altüst oldu.

Öyle bir kitap ki, kazıdıkça altında başka fikirler buluyorsunuz. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitabın adından başlayabilirim mesela: körleşme. Profesör Kien’in en büyük korkusu kör olmak. Körleşmek, kitaplarından kopması, hayatının bütün anlamını yitirmesi demek. Ama hayatta en korktuğu şey olan körlük aynı zamanda profesörün bilinçli seçimi. Bütün anlamlarıyla ama. Körleşmek aynı zamanda sorunları da görmemek demek. Bu bir kaçış yöntemi profesör için. Hem fiziksel hem duygusal anlamda. Evin içinde gözleri kapalı gezmeye başlıyor, işlerini gözleri kapalı hallediyor, kitaplarını gözleri kapalı buluyor. Karısının açgözlülüğüne, eve doldurduğu eşyalara, hayatının dibe vuruşuna, her şeye gözlerini yumuyor. Kitap suratıma bir tokat patlatıyor ve dünyaya dönüyorum. Hepimiz bir parça Kien değil miyiz? Hem bireyler olarak hem de toplum olarak. Dünyadaki ve ülkedeki bütün adaletsizliklere, sömürüye, açlığa, savaşlara, tecavüzlere karşı kör olduk, sindirildik. Emeğimiz sömürülüyor, paramız çalınıyor, çocuklarımız öldürülüyor ama bu gidişatı değiştirmeye gücümüz yetmiyor. Ya gözlerimiz ve kulaklarımızı kapatıp kendi sanal gerçekliğimizde yaşıyoruz, ya korkudan sinmiş bir şekilde sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz, ya da artık hiçbir şeyi umursamamayı seçip, yaşadığımız yerden uzaklaşınca sorunlardan kurtulacağımızı ve mutlu olabileceğimizi umuyoruz. Kafamız kumda, kıçımız açıkta... Sonra kızılderililer geliyor aklıma. Little Bighorn zaferi ardından, ABD ordusunun yenilgiye uğrattığı Siyu kabilesi önce Kanada’ya göçer ama iklim şartlarına dayanamayarak geri döner. Yenilgiyi kabullenmekten başka çare yoktur. Hükümetin gösterdiği rezervasyonlarda yaşamaya başlayan Siyu kabilesi “hayalet dansı” adını verdikleri bir dansı yapmaya başlarlar. Amaçları ölüleriyle iletişime geçip beyaz adamları topraklarından atabileceklerini düşünmeleridir. Bu bir nevi çaresizliğin dışa vurumudur. Körleşmeyi bu hayalet dansına benzetiyorum ben.

Kitap çok sert bir tokat vurdu demiştim. Öyle bir tokat ki toplumun bütün kesimleri bu öfkeden nasibini alıyor. Dahi profesörden tutun, cahil ev kadınına, sokaktaki dilenciden, mağazadaki satıcıya, apartmanın kapıcısına kadar herkes… İnsanın sonsuz hırsını, açgözlülüğünü ve cehaletini anlatıyor bu roman. Oturan Boğa’nın sözleriyle “Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş... Bu millet, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.”

Faşizmin sembolize edildiği profesörün karısı Therese’nin kolalanmış mavi eteği, Kaptan Ahab’ın peşine düştüğü, dünyanın bütün kötülüklerininin temsili olan balinanın beyazlığı adeta. Muhteşem bir sembolizm, maviden nefret ettiriyor.

Yazar bilinç akışı tekniğini bolca kullanmış. Okuması gerçekten zor ama bitirdiğinizde hissettirdiklerinin tarifi daha da zor. Mutluluk değil ama bahsettiğim, güçlü bir sarsıntı daha çok. Umutsuz, karanlık bir kitap bu.

Kitabın son bölümünde Profesör Kien’in başından geçenleri mitolojik hikayelerle anlattığı ve kardeşinin psikolojik çözümlemeler yaptığı kısım en beğendiğim bölümlerdendi. Daha söyleyecek çok şey var ama burada sonlandırıyorum. Mutlaka okunmalı bu kitap.

Son olarak, kitabı bana hediye eden Hakan hocama buradan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. :)
Canetti 1905’te Osmanlı İmparatorluğunun özerk bölgesi olan Bulgar Krallığına bağlı Rusçuk’ta doğmuştur.Daha sonra Almanya,İngiltere,Avusturya,İsviçre’de yaşayan ırksız ve yurtsuz bir göçebedir deyim yerindeyse.Yahudi olduğundan dolayı Nazi zülmünden payını fazlasıyla almıştır.Bu süreç yüzünden farklı coğrafyalara gidiş geliş sayesinde çok dilli bir aydın oluşuna zemin hazırlamıştır.

Yazar kitabımız “Körleşme”yi Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nı kendine örnek alıp 8 romanlık bir dizi şeklinde planlamış lakin maalesef ilk eser olan “Körleşme”den sonrasını getirememiştir.Yazar 26 yaşındayken yazmış lakin 2.Dünya Savaşı öncesi ve esnasındaki gergin havadan dolayı engellerle ve ilgisizlikle karşılaşmıştır eseri.2. Dünya Savaşının bitimi ve Canetti’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı antropolojik sosyolojik eseri “İktidar ve Kitle” eseriyle ismini duyurmuş.Bunun sayesinde de “Körleşme” kitabımız gereken dikkat ve ilgiyi üzerinde toplayabilmiştir.

“Körleşme” kitabını farklı açılardan incelemek mümkündür.Çünkü kitabımız yazım biçimi olarak farklı mizaçtaki insanların eylemlerinin sebeplerini kendi ağızlarından şahit oluyoruz.Örneğin kitle ve birey çatışması, aydın ve cahil halk çatışması,faşizm ve aydın çatışması….eksenlerinde incelemek mümkündür.
Yazarın tek roman olan eseri “Körleşme” ilk başta okuyucu tarafından neden 3 bölümden oluştuğu anlaşılamasada aslında 3 bölüm olmasının bir sebebi vardır.Burada yazar Hegel’in Diyalektik Yönteminden faydalanmıştır.Yani ilk bölüm “Dünyasız Bir Kafa” tez,ikinci bölüm “Kafasız Bir Dünya” antitez ve son bölüm “ Kafadaki Dünya”da sentezdir.Zaten olay örgüsüne bakılacak olunursa kitabın Hegel’in Diyalektik Yöntemini çok açık şekilde sergilediği görülecektir. ( Laf aramızdan çıkamıyor Şemsettin misali bunu çok az okuyucu maalesef farkedebiliyor.)Bölümlere biraz ayrıntılı bakacak olursak tez olan ilk bölüm olan “Dünyasız Bir Kafa” da Descartes’in düalizminin, antitez olan ikinci bölüm olan “Kafasız Bir Dünya” da Kant’ın metafizik idealizminin ve son bölüm olan “Kafadaki Dünya” da ise Berkeley’in dogmatik idealizminin eleştirilerine rastlayabilirsiniz.Canetti’nin kitabının ilk adı “ Kant Fangt Feuer” yani “Kant Ateşi Yakalıyor” olduğuna dikkat edilirse eserin başkahramanı Prof. Kien’in Kant olarak kaleme aldığınıda varsayabiliriz.

Bölümlere ayrı ayrı bakacak olursak ilk bölüm de Prof. Kien’in fildişi kulelerden birine sığınan bir aydın profili karşımıza çıkıyor.Prof. Kien 25 bin kitabıyla yaşayan kendini bilime ve aydınlamaya adamış bir sinoloji profesörüdür.(“Aydın nedir?” sorusu için Lukacs,Gramsci ,Edward Said… okumaları ayrıca yapılabilinir.)Prof. Kien’in en büyük korkuları kitaplarının yanması, yanlış insanların eline geçmesi ve kendisinin körlük yaşayıp bir daha kitaplarla ilişki kuramamasıdır.Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken körlük bir bireyin değil bir aydının yaşadığı körlük noktasında değerlendirilmeli.Unutmadan şunu da ilave etmem gerekirse kitabın yazıldığı dönem gözönüne alınırsa 1933 yılında “Alman ruhuna aykırı” olduğu düşünülen 25 bin dolayında kitap Nazi gençleri tarafından yakılmıştır.Tabii gereksiz diye nitelendirilen günlük işleri ifade eden kitaplar ve romanlar bunun dışında tutulmuştur. Yazar yer yer İskenderiye Kütüphanesine de atıfta bulunur.Aslında buradaki ironi Aydınlanma Çağıyla beraber mistik değerler yerine geçen dogmatikleşen bilim eleştirisidir.Buradaki bir diğer eleştiri ise bilme eylemiyle beraber insanın yalnızlaşma süreci ve gerçekleşen Narsizme yol açmasına atıfta bulunuluyor.Kitabımızdaki bir diğer karakter ise önceleri Prof.Kien’in hizmetçisi sonra da eşi noktasına gelen Therese’dır.Therese’i yazar faşizm,cahil halk,iktidar hırsı…şekillerinde tasvir ediyor kitap boyunca.Ayıca burada değinilmesi gereken bir diğer karakter de kapıcı olan Pfaff’tır.Pfaff ise burada iki taraf arasında sürekli gidip gelen halk,devletin aygıtları veya gücü…diye düşünebiliriz.Prof.Kien ve Therese arasında geçen çatışmada sizin tahmin ettiğiniz gibi cahile muhatap olmayacak bir aydın olan Prof. önceleri kitaplara sonraları ise sessizlikle beraber bir heykel olmaya karar verir lakin yetersiz kalır ve kapı dışarı edilir.

İkinci bölüm de ise kendi evinden sürülen lakin evden çok kitaplarını kaybetmesine üzülen bir aydının normalde muhatap olmayacağı insanlarla olan ilişkileri kaleme alınmış.Kişiler arasında bir hırsız,bir cüce,bir hayat kadını…gibi farklı profillerde insanlarla karşılaşırız.Kibirli aydının fildişi kulesinden çıkıp yaşama karıştığında en cahil insanların bile elinde oyuncak olacak kadar çaresizliğine tanık oluyoruz.Unutmayalım ki Prof. Kien için tamamen bilime odaklanmış güncel bilgiden yoksun bir aydın profil çizilmiştir.Prof. güncel yaşam konusunda yeni doğmuş bir bebekten farksızdır.Kien yeni doğan bir bebek misali korunmaya ihtiyaç duyar lakin bölüme ismini veren “Kafasız Bir Dünya” ile karşı karşıyadır .Kafasını kaybeden bir aydının kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır.”Kafasız Bir Dünya” kötülükle yoğrulmuş insanlar birbirlerine kötülük yapmak için bir yarış içerisindedir.Başlangıçta ifade ettiğim gibi Canetti tez olan ilk bölüme karşı ikinci bölüm yani antitezi sunmuştur bu bölümde lakin iki bölümde başlı başına bir çözümden uzaktır.Bunun için iki bölümün harmanlanması gerekir yani son bölüm olan sentez bölümü gereklidir.

Son bölüm de karşımıza iki dünyada da hüküm süren Prof. Kien’in kardeşi çıkar.Kardeşi bir ruh doktoru olarak bilimin temsilcisi olmanın yanında sosyal hayatta da başarılı bir şahsiyet profili çizer.Bölümün isminden de anlaşılacağı üzere buradaki ideal durumdur daha doğrusu olması gereken noktadır.Bölümde doğa-kültür,birey-kitle …noktalarında çözümlemeler yapılmaya çalışılmış.Önceki incelemelerimde de çok fazla değindiğim kültürlenme sürecinin bireye bir pranga işlevi görmesidir.Hatta her bireyin aslında büyük hapishanelerde tutsak olduğunu varsayarsak aşırıya kaçmış olmayız.

Kitapta birbirinden farklı mizaçlarda insanlar geçmektedir.Yazar kitabın her satırında olduğu gibi burda da bir raslantıyla seçilmiş karakterler değildir.Bu karakterlerle Georg Simmel’ın Toplumsal Etkileşim Formlarına ve Toplumsal Tiplere atıfta bulunmaktadır.Canetti bu kitabında “İnsanoğlunun hayatta kalma içgüdüsünün en aşağılık tezahürü, karşısındakini öldürmektir.”der.Peki başka çözüm yok mu diye sorarsak kendimize aslında çözümü çok basittir.Önce cevaplardan çok sorulara sığınmaktır.Sık sık tartışmalara şahit olmuşsunuzdur.Tartışmalar bir boks ringini anımsatır bana kimse soru sormaz sürekli cevaplar sıralanır.Oysaki Sokrates’in “…… nedir?” sorusu sorulsa başlangıçta iki tarafında savunduğu kavramların aynı olmadığı görülecektir.Tartışma için de bir sebep kalmaz ortada.Bir diğer çözüm ise eleştirmek yermek değil değerlendirmektir.Üzülerek söylüyorum ki biz hala eleştiriyi yermekle bir tutuyoruz oysaki eleştiri olumlu da olabilir.Son olarak bakış açılarımız sabit olmamalı hayata farklı pencerelerden bakmak bize farklı manzaralar izleme fırsatı yaratır.

Epey uzun oldu lakin “Körleşme” den önce “Kitle ve İktidar” kitabını okursanız “Körleşme”deki saklı hazineleri bulmanız daha kolaylaşacağı inancındayım.Kitapla Kalın.
Sevgili Ayşe* Körleşme'yi okumaya başlayınca aramızda bir sohbet geçti ve çok uzak olmayan o kutlu vakte gitti geldi bu zihin. Benim incelemem de okumak isteyen arkadaşlar için ve zaten okumuş ama bir göz gezdirmek isteyenler için burada dursun.

1)İnsan dönem dönem sıradan, normal bir hayat yaşıyormuş değil de sanki biri ensesinden kedi yavrusu gibi tutup bir kabusun ortasına bırakmış gibi hisseder. Bu kitabın sayfalarını her araladığınızda hissedeceğiniz şey bu. Karanlık, bıkkınlık, yılgınlık, güçsüzlük, ihlal edilmişlik... Bu hislerin her biri dinmeyen bir yağmur gibi yağıyor her sayfada. Yağmur şiddetli değil. Hani Çin işkencesi derler, insanları sesten yalıtılmış bir odaya koyarlar, elleri kolları bağlı, başlarının biraz üstünde sürekli damlayan bir su.. Bu su ilk önceleri rahatsız etmez, fakat zaman ilerledikçe insan artık o sese, o şıpırtıya dayanamaz ve çıldırmanın eşiğine gelir. Belki de çıldırır. İşte bu kitaptaki karakterlerin her biri dönüşümlü olarak üzerinize yağıyor. Hiç gitmeyeceklermiş gibi. Hiç bitmeyeceklermiş gibi. Hiç susmayacaklarmış gibi. Onların yokluğu artık hiç düşünülemezmiş gibi. Hayatınızın her bir kısmı farklı farklı gerizekalıpislikadimendeburaçgözlübencilgeberesiceler tarafından işgal edilmiş ve siz, yine sırf kendi aydın aptallığınız yüzünden buna hiçbir şey yapamazmışsınız gibi. Gibi değil.

O kadar uzun ve yorucuydu ki, nerden başlasam notlarıma dalsam mı yoksa sadece hatırladıklarımla mı yazsam bilmiyorum. Fakat yine azmettim ve bu uzun yolculuğu pes etmeden bitirdim. Gücüm kurudu kimi zaman. Durdum, komik şeyler okudum, başka kitaplara göz gezdirdim, diziler izledim, müzik dinledim. Sonra yeniden nefesimi tuttum ve karanlık suya daldım. Bu suyun altında binlerce düğüm vardı çözmemi bekleyen. Nefesimin yettiğince düğümleri çözdüm yüzeye çıktım. Ve tekrar tekrar bu döngü devam etti. Ta ki ben son düğüm olan son sayfayı okuyup, artık nefessiz kalmam için bir sebep kalmayana dek. Çıktım ve evet yaşıyorum Allahım. Nefes alıyorum kaygısız, ay da var güneş de var, artık aklımın bir köşesinde bu kitap yok. Bitti ya. Allahım bit-ti. B-İ-T-T-İ.

Sitede malum birçok farklı teknikten, türden hoşlanan insanlarız. İnsan her teknikten kitap okumalıdır sözüne pek katılmıyorum. Bu sadece insanın az çok nelerden hoşlanabileceğini görmesi adına yapılacak bir şey, ama bazen de vakit kaybı olabiliyor. Misal şiir hem yalın anlamda hem kapalı anlamda yazılabilir. Hiç şiir okumamış biri art arda üç tane kapalı anlatım patlatırsa ‘’Ben şiir sevmiyorum’’ der ve konuyu kapatır. Fakat o henüz diğer türdeki şiirlerle karşılaşmamış ve kapalı anlamın da gizini çözemediği için bunun kendisine hitap etmediğini düşünmüştür. Ben de bunun gibi bir azizliğe uğramamak için *bilinç akışı tekniğine kendimce şans verdim. Fakat sonsuza kadar canı cehenneme, bir daha okursam tövbeler olsun, beni bu türde yazılmış olan kitaplarla kovalayın taşlayın ne yaparsanız. Yok yani, asla bana göre değil. Bu yüzden sonsuza kadar Virginia Woolf okumayacağım. Tutunamayanlar’ı sevenlerin her türlü tepkisini de göze alıyorum ondan da nefret ederek okumuştum. Bu iki kitabı okuduğuma asla pişman değilim. Nasıl ki bir fikirden nefret etmek için ilk önce o fikri anlamak ve öğrenmek gerekir, bu da öyle bir şey. Bir insanın aklından geçen abidik gubudik fikirlerin milyonlarca sayfaya sıralanmış olması benim canım zevkime hiç hitap etmedi. Yeterince içimdeki birikmişliği kusmadım ama ara ara karakterler üzerinden çıldırmaya devam edebilirim.

Gelelim Profesör Peter Kien denen erkek müsveddesine. Kibrinden, budalalığından, gözünün önüne bakmaya tenezzül buyurmadıkları için hazretlerin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. 40’ından sonra öyyyle bir hayat yaşadı ki okuyan herkesin şaşkınlıktan ve öfkeden dudaklarında kan, ısırmaktan da can kalmadı. Kendisi bir sinolog, yani Çin uzmanı. Eski çözülemeyen yazıtlardan tutun bütün bir kültüre yazı dünyasında hakim. Bilmem kaç tane dil biliyor. Okuyor, okuyor, okuyor ve yine okuyor. Aralarda da insanlarla muhatap olmak zorunda kaldığı zaman dilimlerinde onları aşağılıyor. Kitapçılara gidip, onların sorduğu sorulara cevap vermelerine fırsat tanımadan art arda kitap listelerini sıralıyor, sonra da kibarmış gibi davranıp birkaç veda cümlesi ile oradan ayrılıyor: ‘’İyi günler beyefendi’’ gibi. İyi günler beyefendiler kovalasın seni derken kovalamadık adam kalmayacağını ilerleyen sayfalarda çıldırarak görüyoruz.

Aralıksız kitap okumak da ezikliktir. İnsan hem akli hem kalbi yönü olan bir varlık. Sadece başkalarının yaşadıklarını, onların bize miras bıraktığı bilgiyi okursak, ortaya sadece bilgiyle ilgili ürünler koyarsak, yaşamak nerde kalır? İnsan elini güneşe uzatmalı. Pastaneye gidip kepçe kepçe dondurma yemeli. Dağa bayıra pikniğe gitmeli. Pikniğini basan yeni ana olmuş ineklere ve koyunlara sevgiyle bakmalı. Hele ki bir de orda hoplaya hoplaya koşan buzağılar ve kuzular varsa Alllllahhh, bunları izlerken insan kalbinin yumuşamasına izin vermeli. İnsan dediğin arkadaşlarıyla saatlerce çekirdek çitlemeli. Ailesini bir sofrada toplayıp, her birinin varlığına şükretmeyi bilmeli. İnsan dediğin kimi zaman da üzülmeyi bilmeli. Yaşadığı ölüm acısıyla, kalbindeki diğer bütün acılar sıfırlanabilmeli. İnsan dediğin aşkın gözü karalığının ona neler yaptırtabileceğini görmeli, aşkın ızdırabıyla kavrulmanın en büyük susuzluk olduğunu tecrübe etmeli.

Kalp, akıl kadar varlığını hissettirmezse; yaşamak, yaşamak olur mu hiç?

Sürprizbozan olduğunu düşündüğüm bir bilgiyi diğer incelemelerde gördüğüm için yazıcaktım fakat vazgeçtim. Bu bilgi yumağı beyefendinin evinde bir hizmetçisi var: Adı AllahınbelasıTherese. Bu kadınla maviyi hayatınızdan sonsuza kadar çıkartabilirsiniz. Sürekli aynı mavi kolalı eteği giyen bu yaratık, ömrünüzde görüp görebileceğiniz en boğulası karakter sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Henüz kızıl kafa kapıcıyla ve cüce Fisherle ile karşılaşmadınız demektir. Bu kadın 57 yaşındadır, fakat kendini 30 yaşında genç, güzel ve ‘’diri’’ zannetmektedir. Ona, yürüdüğü bütün yollarda erkekler ve kadınlar, onun o aptal mavi eteğine, bu uzun etekten dolayı ayakları gözükmediği için kayarmış gibi anormal yürüyüşüne değil güzelliğine bakmaktadır. O kadar güzeldir ki yani ancak bu kadar olur. Tanıdıkça ‘’Nerde benim boks eldivenlerim’’ dedirtecek kadar kum torbasına benzemez asla. O öyle bir insandır ancak bir çiçek gibi öpülüp tam anlamıyla ‘’koklanmalı’’dır. Sapık kadın. Allahım zaten şu bilinçakışı tekniği yüzünden düşündükleri her ne varsa yıldım, bir de bu kadının düşündükleri… Sözler kifayetsiz, sözler küskün, sözler kusmuk… Sürekli çok kibar bir hanımefendiymiş gibi rica ederim şöyle rica ederim böyle, hayır bir de gerçekten nazik bir insan olsa gam yemeyeceğim. Rica etmekten tiksinilir mi, vallahi billahi tiksindim ya. Olmaz olsun kolalımavieteklibencilşişmanpislikkadınlar. Bu kadın kadar anlayışı kıt insan az bulunur. Bir insan düşünün, onunla mecburi bir konuşma içeresindesiniz. Bu eylem karşılıklı yapılır ve herkes birbirini anlayarak ve karşısındakinin söylediklerine uygun cümlelerle yanıt verir ve konu nihayet bulur. Bu (her bu deyişimde yukarda saydırdığım bütün her şeyi içerecek şekilde bir ‘’bu’’) sadece kafasında ne varsa onu konuştu, artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki gırtlağına çöküp ‘’Anla, söylediğimi anla, anlasana beee!!!!!!!!’’ deyip saldırmak istiyorsunuz. Ben bu kitapla şu söze çok hak verdim: ''Ölende mi öldürende mi?''

O küçücük sadece aptal menfaatlerine çalışan beyniyle Kien’e etmediği eziyet kalmadı. Yazıklar olsun Kien’e ki böyle bir kadından dayak yedi, yataklara düştü, daha nice şeyler yaşadı. Naptı dersiniz? Dış dünyaya bu kadar kendini kapatmış ve sadece okuyan adam, eylemsizdi. Kadının yaptıklarını görmemek için sadece KÖRLEŞMEsini arttırdı. İstemezse görmüyordu. Görmeyince çözülecekmiş gibi… Bu kibrinde boğulası, önüne geleni sırf kendisi kadar bilgili değil diye aşağılayan Kien’i gören evde dayak yemiyor zanneder. Kadın bunu tam olarak eşek sudan gelene kadar kaç kere dövdü. İşin kötü yanı ben bu adama üzülmeden edemedim. Tamam kibirli bir budala olabilir, fakat kimseye zararı yoktu. Yaptığı ona buna aşağılayıcı bakmak ve kendi iç dünyasında hakir görmekti. Diliyle de kimseyi pek aşağıladığı söylenemez. Bu yüzden kadının zulmü karşında bu zavallı uzun adama üzülmemek mümkün değildi…

…Ve bir gün yolu sokaklara düştü. Karşımıza yine bir menfaatçi karakter çıkaran Cannetti tiksindirmekte asla üstüne olmadığını Fisherle karakteri ile bir kez daha gösterdi. Fisherle cüce, kambur bir Yahudi’dir. Satranç oynamak hayattaki en büyük ve en önemli meşgalesidir. En büyük hayali dünya satranç şampiyonu olmaktır. Bir gazinoda çalışır. Evlidir, karısı onu merhametle sever ve ilginç yanı bu kadın fahişedir. Adamları bu bulur çoğu zaman. Bazen yatağın altına saklanmak zorunda kalır. Bazen adamların ceplerinden parasını çalar. Mezhebi geniştir, bu konu önemli değildir, yeter ki para gelsin. Gazinoda hırsız, dilenci, kör, fahişe, bu kambur (yani kısaca tövbe estağfurullah) her türlü tip vardır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya, birbirini çarpmaya çalışır.

Fisherle de Therese gibi Kien’in parasına göz dikti ve hikayeye dahil olduğundan beri atmadık takla bırakmadı. Gazinoda çalışanları örgütleyip Kien’i dolandırmaya başladılar. Burada gazinodakiler ondan para saklamasınlar diye Kien’le ilgili olmadık o kadar şey söyledi ki kitabın bu kısımlarında biraz daha rahatladım ve daha kolay okudum. Gülmek bütün zorlukları kolaylaştırır. Kien savaşta çok uzun bir zaman geçirmiş ve aklını oynatmış, kızınca insanların ayaklarına sıkıyormuş. Ama akli dengesi olmadığı için polisler bir şey yapamıyormuş, zaten vurduğu kişiler de birkaç haftaya iyileşiyormuş. Kien. KİEN. KİEN. Hani şu pısırık Kien : ) Kien’in iyi niyetini de budalalığını da bir güzel sömürdü. Bütün karakterler Kien’in parasının kendi hakları olduğunu düşündüler, buna inandılar, adamın ne mecburiyeti varsa bu pislikler resmen adama sakız gibi yapıştılar. Bu kısımlar gerçekten arada kafamı buzdolabına sokup çıkardığım kısımlar.

Gelelim 3. Ruh hastası katil ruhlu karakterimize. Bu Kien’in oturduğu binanın kapıcısı. Karısını ve kızını her gün istikrarlı bir şekilde döven, bunu hakkı gören, bildiğiniz bir yaratık. Cani ruhlu, önüne gelenin ağzını burnunu bütün kemiklerini kırdı. İri yarı ve güçlüydü. Evdeki zulmü inanılmaz üzücüydü… Zaten adamın garezi sadece evdekilere değildi, binaya girmeye çalışan çok dilencinin de kolunu bacağını eline verdi psikopat. Bir de bunun Therese ile güçlerini birleştirdiğini hayal edin…

Ve gelelim son karakterimiz Georges Kien’e. Sonunda normal ve iyi bir insan kitaba girdi. Bu Peter Kien zavallısının kardeşi. Bir şekilde Fisherle’nin minik bir hareketiyle trene atlar ve 10 yıldan fazladır görmediği abisinin yanına gelir. İnsan müsveddemiz şimdiye kadar ağzını açıp da doğru düzgün konuşmayan Kien, kardeşini görünce herif olur! Hayret! Kardeşi bir kurtarıcı, bir süperkahraman bir melektir. Fakat yaşadığı tuhaf olayları doğrudan değil yine tarihteki karakterlerle anlatabilen Peter Kien, kardeşine de bir yandan giydirmektedir. Hangi hakla olduğu da bilinmez. İnsan böyle bir kardeşi başına taç yapar taç! Georges aklını ve normalliğini kullanarak 3 günde abisiyle epey yol kat eder. Bu kısımlardaki sohbetlerinde Peter kadınlara o kadar verdi veriştirdi ki. Elias Cannetti’nin çizdiği bütün karakterler kötü olduğu için onların fikirlerinin bir önemi yok. Fakat bir yerden sonra da acaba annesiyle yahut sevdiği bir kadınla ilgili kötü anıları mı vardı da böyle şeyler yazdı diye düşündürttü.

Sadece kadınların düştüğü hataları söz konusu edip, onların akılsız ya da kurnaz, zayıf ya da aciz, kötü, kötü ve yine kötü olarak nitelendirilmesi doğru değil. Bunca savaşın, silahın, tecavüzün, dayağın kaynağının erkekler olduğu açık bir gerçekken, bütün erkekler kötüdür demek ne kadar doğru? Mevzu; iyi insan, kötü insan. O kadar. Genelleme yapmak ancak bilimsel şeyler için anlamlı ve doğrudur.

10 üzerinden 8 verdiğim ve sevmediğim bu kitaptaki emeği asla göz ardı edemem. Bir şeyi sevmemek bazen sadece hitap konusudur. Ben kara mizahı da sevmiyorum. Bu aynı renkleri sevmek gibidir. Yeşilin maviden, kırmızının beyazdan, siyahın turuncudan bir üstünlüğü yoktur. Kiminin en sevdiği renk pembeyken kiminin yeşildir. Bu yüzden teknikleri birbiriyle yarıştırmak yerine bize hangisinin hitap ettiğini bulmalı ve o yoldan yürümeliyiz. Bu kadar uzun bir incelemeyi okuma sabrı gösteren herkese teşekkür ederim…




*Bu kitaptan bahsedecek isek BİLİNÇAKIŞI TEKNİĞİnden de bahsetmeliyiz. Hemen bir siteden kopyala yapıştır yapıyorum: ‘’Bilinç akışı yöntemi; roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Cümleler genellikle uzun ve karmaşık olur. Gramer kurallarına, sekans, yapı ve çoğu zaman imlaya bile gerek duyulmaz. Özellikleri açısından iç monolog tekniği ile büyük benzerlik gösterir, ancak aynı değildir. İç monolog, mantıklı bir dizilimle yazılmış, gramer bakımından düzgün bir sessiz konuşmadır. Bilinç akışı ise yapısı gereği daha samimi düşünceleri ifade ettiğinden mantıksal örgütlenmenin dışında, bilinçsizliğe daha yakındır.’’

2)Bu da şimdiki yorumum: Kitap oldukça zor okunan ve içinde yorucu ögeler barındıran bir kitap. Altı çizilecek ve üzerinde düşünülecek birçok satır mevcut. Beni çok yorduğu için oldukça ejderha bir inceleme yazmışım ilk okumam sonrası. Şu an okuduğum için kendimi şanslı hissettiğimi söyleyebilirim. Her şeyi geçtim, üzerinde sohbet etmek için oldukça ideal bir eser. Bakın sohbet diyorum, bu da ne demek ''insan ilişkisi'' demek. Okuduklarımızı hayata geçirmek demek. Bir kısım yanlış anlamalar demeyelim de istediği şekilde yorumlayanlar olabiliyor. Olsun. Sadece kitap okumak değil, hayatta da somut bağlar kurmak gerektiği düşüncesindeyim. Bu yüzden Kien gibi sadece kendimiz için yaşar ve okumaktan kaynaklı kibre kapılırsak, bir gün bizi fanusumuzdan çıkarırlar ve üzerler. Bu yüzden hayata da karışmak gerek. Okuyacaklar sabırlı ise bence buyursunlar :)
#spoiler#
Bu yıl okuduğum en zorlayıcı kitapti diyebilirim "körleşme"için ..kaç kelimeleden oluştuğunu merak ettiğim nadir kitaplardan bir tanesi :) okuyorsun okuyorsun bitmiyor ,çok bereketli bir kitap zaten Canetti yi elime gecirsem yakasından tutup bir silkelemek isterim ..ne biçim adam
..Ne acaip yazar
Rica ederim ,boylede yazılmaz ki ..
Konu sizi alıp götürecek bir konu mu tartışılır ama kelimelerin gücü asla tartışılamaz bir kitap
"körleşme "
bir tsunami dalgasi gibi üstünüze geliyor dağ gibi ezip geçiyor ...
Kitabı bitirdim..
boks maçı kazanmış kadar mutlu bir o kadar hırpalanmış, sağ gözümde çok ciddi bir ağrı ve kafama tavayla vurulmuş kadar uğultu var ..işin enterasan tarafı 5 gun sonra yeniden okumaya başlasam bambaşka bir kitap gibi karşımda dikilip pis pis sırıtacağını biliyorum ..seni kelimelerimle evirir çevirir tekrar tekrar döverim der :) Kien i kitap tutkusu yüzünden çok sevmeme rağmen son bölümlerdeki "kadinlar"hakkındaki sözleri ile kapı dışarı bırakmış bulunuyorum ..zaten böyle adamlara.böyle davranmak lazım canım. .

Kambur cüce...en sınirimi bozan karakterdi bence.....ya kapıcı, ya gıcık mobilya saticisi yakışıklı "puda"
mavi etekli cadı yı da mümkünse beyninden silmek taraftarıyım. .istemiyorum canım kafamın içinde gezinip durmalarını. ...

Şimdi son söz olarak
"Korlesmeyi" sitemizde okuyan 88 numaralı kurban olarak ..
bitirmiş ,kapagini kapatmis ,kütuphanemdeki yerine kaldirmis (bir sonraki okumama kadar ) yemiş ,yutmuş olmanın haklı gururunu yaşarken şöyle diyorum ..bu kitabı ya seversiniz ..ya nefret edersiniz ..sanırım ortası yok

Aklınızla kalın :) iyi okumalar :)
Kitabın ismi “Körleşme” bana göre “Tükenişin Hikayesi” daha iyi olurdu. Alman edebiyatının başyapıtlarından birisi olarak gösterilen kitabı Elias Canetti 26 yaşındayken yazmış. Gerçekten inanılması güç bir durum.

Kitap toplantısında oy çokluğuyla okunmasına karar verdiğimiz kitabı okumasıda yorumlaması da zor. Sel yayınlarından Ahmet Cemal çevirisinden okudum. İlk bölümde çevirmenin önsözü ayrıca okunmaya değer özellikle Oğuz Atay’ın kitabın türkçeleştirilmesindeki etkisi şaşırtıcı.

Öyküde anlatılan kahraman daha döğrusu anti-kahraman Profesör Kien kırk yaşında, dünyanın en iyi sinoloğu gösteriliyor, tek başına dairesinde yirmibeş bin kitabıyla birlikte yaşayan, yaşamdan ve kişilerden kopuk kendini kitaplarına ve bilime vermiş bir kitap tutkunudur.Kien insanlara tepeden bakan, diyalogları gereksiz ve saçma gören, kendi kafasındaki dünyada yaşamaya çalışan birisi. Bu durum da aslında Kien’i çok savunmasız bırakıyor ve kitaptaki diğer karakterler kişinin bu savunmasızlığından yararlanmaya çalışıyor. Anlatıdaki olaylar ve kişiler bazen okuyucuyu o kadar çok zorluyor ki bazen “yok artık” veya “artık yeter” diyebiliyorsuz ama gene de kitabı bırakamıyorsunuz.

Kitap üç bölümden oluşuyor “Dünyasız Bir Kafa”, “Kafasız Bir Dünya” ve “Kafadaki Dünya”. Üç bölümde de karşımıza çıkan karakterler kendi basıt doğrularıyla yaşayan, erdemsiz ve çıkarcı kişiler. Sadece son bölümde ortaya çıkan bir karakter normal sayılabilir onun kim olduğunu da okuyucuya bırakalım.

Bence yazar bu karakterle çağındaki aydınlara daha doğrusu aydın geçinenlere ve etfındakilere gönderme yapıyor. Günümüzde kitapta anlatılanın aksine erdemli ve gururlu kişiler var, tümüyle umutsuzluğa kapılmamak gerekli.Bir zamanlar Çetin Altan’ın sürekli dediği gibi “Enseyi karartmayalım”.

Bu tür bir kitaba güzel veya kötü denilemez ama kesinlikle okunmalı denilebilir. Okunmalı, düşünülmeli ve tartışılmalı!
Bazı yazarlar vardır, sizi altüst ederler. Nadir bulunurlar ve eserlerini okursanız kendinizi talihli sayabilirsiniz.Benim gözümde Elias Canetti de bu yazarlar arasına girmiştir.

Sitede çok güzel incelemeler yapılmış Körleşme hakkında. Tekrara düşmek istemem; ama beni etkileyen kısımları da belirtmem gerektiğini düşünüyorum:
Öncelikle kitabın kahramanı Dr. Kien ile yaşadığı şehir Wien ( Viyana ) arasındaki benzerlik, yazarın, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı'na körleşmiş bir halkı anlatmak için metofor olarak kullandığını düşündürdü. Viyana, Avrupa' nın kalbi, artık ortadan kalksa bile Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'nun çok kültürlü yapısına haiz bir şehir. Her ırktan, din ve milliyetten insanı, özellikle de sanatçıları barındırmış; tıpkı Dr. Kien' in kütüphanesindeki binlerce kitap ve yazarı barındırdığı gibi. Bu durum ve daha sonra şehirde/ kıtada/ dünyada yaşanacaklar kitabın bölüm başlıklarına da sinmiş sanki :1. Dünyasız Bir Kafa 2. Kafasız Bir Dünya 3. Kafadaki Dünya

Şehirde aynı dili kullanan insanların birbirini bir türlü anlayamaması, iletişim kuramaması, Dr. Kien' in "taşlaşma" gibi en uç noktalara kadar varan savuşturma yöntemlerini kullanması, faşizmin kaba kuvvetinin ve adiliğinin diğer karakterlerde vücut bulmuş halleri, kültürlü insanlara karşı polisin/yöneticilerin/ halkın korkusu ve kendilerini ezik hissetmeleri yine en çarpıcı kısımlardı.

Bir kez değil, defalarca okunacak bir kitap Körleşme, bir uyarı ve uyanış manifestosu...
Elias Canetti ile ilk tanışmam. Benim açımdan kitabı bitirmek, kitabın durağanlığı ve ağırlığı dolayısıyla çok kolay olmadı. Ancak Körleşme, derinine inildiğinde insanların yürümesi gereken bir çizgiyi, en doğru çizgiyi bulamamış olmasından yahut zannımca hiç bulamayacak olmasından, bunun sonucunda inanılan yolda, sadece o yolda yürümenin bireyin zaman zaman toplumdan, zaman zamansa kendi özünden kopmasına yani 'körleşmesine' yol açmasından bahsediyor. Üzerinde düşünülünce aşırılıkların, ki bu aşırılıklar açgözlülük, toplumdan kopuş, riyakarlık ya da her ne olursa olsun bireyi oldukça olumsuz etkilediği anlaşılıyor. Kitabı okurken 'yok artık bu kadar da körleşilmez' diyorsunuz. Okumayı bırakmayı bile bir an olsun düşünmedim değil, inadımdan bitirdim. İyi ki de bitirmişim. Bana kattıklarını bitirmeden anlayamazdım çünkü.
Körleşme romanı her ne kadar bir Sinolog olan Profesör Kien'in; kendi dünyasında, aydın, bilim adamı, toplum gerçekliğinden kopuk karakteri ile kitaplarıyla kurduğu dünyada var olmaya çalışan, egosu yüksek, insanlar yerine kitapları ile iletişim halinde olan ve gerçeklikle yüzleşme evresinde karşılaştığı karakterlerin kendi ağızlarından kendilerini anlatmaları ile bambaşka boyutlara ulaşan bir başyapıt...


Eser üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde bilim adamı kimliği ile Profesör Kien'in tüm zamanı ayırdığı ve gözünde bu dünyadaki en değerli varlıkları olan kitaplarına verdiği değeri, hayat akışı ve dış dünya ile iletişimsizliğinin anlatıldığı, sembolizmin bu bölümde verilmeye başlaması ile ilerliyor. Profesör Kien'in bilim adamlığı dışında hayatın akışındaki gerçeklikten yoksun bir hayat sürmekte. Onun en büyük korkusu kitaplarının başına bir şey gelmesidir. Sürekli yazmaktan ve araştırma yaptığından dolayı yanında çalışan hizmetçisi Therese’nin varlığını keşfedip, onun kitaplara değer verdiğini düşünerek evlenmesi ve Therese'nin açgözlülüğü sembolize etmesinin yıkıcılığı ile karşı karşıya gelerek, toplum hayatından kopuk oluşunun körleşmesinin ilk izlenimlerini deneyimlemeye başlar. Bu deneyimler eserin ikinci bölümünde yıkıcı boyutlara ulaşır...

İkinci bölümde kitaplarından koparılan Kien yeni keşfettiği dünyada kabul görmemekle beraber hırsız bir cüce olan kambur Fischerle, emekli polis Benedikt Pfaff'ın şiddet yanlısı, otoriter kişiliğiyle, karısına uyguladığı şiddeti ve kızı ile olan ensest ilişkisini, kör dilenci olan Johann Schwer ile tanışmasını okurken yazarın Kafka'ya yakın yazım dili beni biraz zorladı. Bir ara hadi Profesör Kien dediğim bölümler oldu. Mavi kolalı eteğin açgözlü kadını, ütülü pantolonun üniformayı, doyumsuzluğu, maddi hırsları, dış görünüşün toplumda kazandırdığı kokuşmuş saygınlığı, toplumsal yozlaşmayı bu bölümde okuyup, Kien'in kendini gerçekliğe kapatıp, o çok korktuğu körleşmeyi yaşamaya başladığı bölümdü...

Üçüncü bölüm ise en çok beğendiğim bölümdü. Sebebi ise Profesör Kien'in kardeşi Georges ile yaptığı ve psikolojik çözümlemelerin yer aldığı ve tüm kitap süresince okuduğum ve "neden" dediğim tüm soru işaretlerinin anlatıldığı bölüm olarak oldukça doyurucu olmuş. Profesör Kien'in ruh ve bilinçaltında tuttuğu çözülmemiş düşüncelerini mitolojik öykülerle anlatmasına karşın, kardeşi Georges'in onun anlattıkları arasında yakaladığı sembollerin, temsil ettiği karşıt düşüncelerin Kien'e anlatışı kitabın bütününün baş yapıt olmasına sebep olmuş...


Körleşme insanın yaşadığı toplumdaki olaylara kör bakışının romanı...
Cehaletin ve hırsın aydın bir insan karşısında bile, boş teneke misali nasıl ses çıkardığının; böyle bir durumda ikna yoluna gitmektense hiç tepki vermeden körleşmeyi seçmenin romanı...

Her okurun bir kaç kez okuyup, her okuduğunda farklı bir bakış açısı ile bitireceği farklı dünyaların romanı...
Okunmasını kesinlikle tavsiye ederim...
Burada ne yapıyorsun çocuğum ?
— Hiç.
— Öyleyse burada neden duruyorsun?
— Hiç öyle duruyorum.
— Okuma yazma biliyor musun?
— Elbette.
— Kaç yaşındasın bakayım?
— Dokuzumu geçtim.
— Çikolata mı, yoksa bir kitap mı, hangisini istersin?
— Kitap.
"Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir."
"Yoksulluk, insanı insanlığından etmez. Ben şahsen kendini beğenmişlerden nefret ederdim."
Elias Canetti
Sayfa 105 - *Sel
On beş yaşındayken iradem öğrenmeye yönelikti. Otuzuma geldiğimde, yolumu saptamıştım. Kırkımda artık kuşku diye bir şey kalmamıştı içimde, kulaklarım ise ancak altmışımda açıldı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Körleşme
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
565
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755707044
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Die Blendung
Çeviri:
Ahmet Cemal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayıncılık
Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen Körleşme, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılmıştır. Ancak, Elias Canetti kurguladığı zaman ve mekân, kullandığı dil ve üslup, karakterlerindeki soyutlamanın isabetliliği ve bunları aktarmadaki başarısı sayesinde sınırları aşmış, evrenselliğin en üst boyutlarına ulaşmıştır.

Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir etmeyi başarıyor.

İnsanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtan Canetti, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatırken yarattığı dehşet atmosferiyle okuru derinden sarsıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 292 okur

  • Ömer
  • Elif Yılmaz
  • Duygufayga
  • Sidar inal
  • Anıl Yağcı
  • MÜKREMİN(Mcremean)
  • Ymnhmz
  • Sibel
  • Semih Selvi
  • Sedat Gövyaprak

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.3
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%14.6
25-34 Yaş
%37.8
35-44 Yaş
%28
45-54 Yaş
%7.9
55-64 Yaş
%2.4
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.8
Erkek
%51.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.8 (42)
9
%32.6 (43)
8
%18.9 (25)
7
%10.6 (14)
6
%4.5 (6)
5
%0
4
%1.5 (2)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları