Elias Canetti

Elias Canetti

8.3/10
235 Kişi
·
576
Okunma
·
151
Beğeni
·
6.923
Gösterim
Adı:
Elias Canetti
Unvan:
Bulgar Modernist Romancı, Oyun Yazarı, Anı ve Kurgusal Olmayan Düzyazı Yazarı
Doğum:
Rusçuk, Bulgaristan, 25 Temmuz 1905
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 14 Ağustos 1994
Elias Canetti (d. 25 Temmuz 1905 – ö. 14 Ağustos 1994), Bulgar modernist romancı, oyun yazarı, anı ve kurgusal olmayan düzyazı yazarı. EserleriniAlmanca yazan Canetti, "geniş bir bakış açısı, fikir zenginliği ve sanatsal güç ile işaretlenmiş yazıları için" 1981 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

Hayatı

25 Temmuz 1905'de, Rusçuk'ta (Ruse, Bulgaristan) yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Elias Canetti, 1905'den 1911'e kadar ailesiyle Rusçuk'ta yaşamıştır. Daha sonra aile İngiltere'ye taşınmış, babanın 1912 yılında vefat etmesiyle ise Viyana'ya gitmişlerdir. Viyana'da aile yeni bir hayata adım atarken, Canetti Ladino, Bulgarca, İngilizce ve biraz da Fransızca konuşabiliyordu. Fakat, sadece 7 yaşındayken geldiği Viyana'dan itibaren genellikle kullandığı dil Almancadır. Gelecekte kaleme alacağı önemli eserlerini de Almanca yazmıştır. Viyana'dan da taşınarak aile sırasıyla Zürih veAlmanya'yada yaşamıştır. 1924 yılında Canetti Almanya'da liseden mezun olur ve kimya eğitimi görmek için aynı yıl Viyana'ya gider. Viyana'da geçirdiği yıllarda ise ömür boyu en büyük tutkusu olacak edebiyatla ilgilenmeye başlar. Viyana Üniversitesinden 1929 yılında kimya lisansını tamamlayarak mezun olur. Daha öğrenciyken yazmaya başlamış ve Viyana'daki edebiyat çevrelerine girmiştir.

1930’ların başlarında ABD’li yazar Upton Sinclair’in yapıtlarını Almanca’ya çevirdi. 1934’te kendisi gibi yazar olan, 1963’te kaybedeceği Veza Taubner ile evlendi. Bu arada Hochzeit (Düğün) ve absürd tiyatronun ilk örneklerinden olan Die Komödie der Eitelkeit (Kibir Komedisi) adlı oyunları yazdı. 1967’de Viyana’da sahneye koyulan Die Befriesteten (Sayılı Gün) insanın öleceği zamanı tam olarak bilmesi durumunda ne olacağını sorusunu soruyordu.Nazilerin Avusturya'yı işgal etmesinden çok kısa bir süre önce Paris'e, Paris'ten de Londra'ya geçti. Hayatının büyük bir bölümünü İngiltere'de geçirdi.1970lere kadar yaşadığı İngiltere'den 1952 yılında vatandaşlık kazanmıştır. 1971’de ikinci evliliğini yapacağı, restoratör Hera Buschor’un işi gereği sık sık geldiği İsviçre’de de bir ev edindiyse de, bu döneme kadar İngiltere dışına hemen hiç çıkmadı. Yazarın Hera Buschor’dan bir kızı olduğunda yaşı altmış sekizdi. Hayatının son 20 yılını Zürih'te geçirdi ve 1994 yılında aynı kentte öldü. Elias Canetti, vasiyeti üzerine ünlü yazar James Joyce'unkinin yanına kazılan bir mezara gömülmüştür.

Başlıca Eserleri
Körleşme

Elias Canetti'nin 26 yaşında kaleme alıp 30 yaşında yayımladığı başyapıtı. Kitap 1935’te çıktı ve kısa bir süre sonra Nazi yönetimi tarafından yasaklandı. Roman yayımlandıktan sonra birçok edebiyat otoritesinin ilgisini çekmiş ve İngiltere, Fransa ve Amerika'da yoğun ilgi görmüştür. Gariptir ki, Almanca kaleme alınmış bu eser Almanya'da uzun süre ilgi görmemiş, ancak 1963'deki üçüncü baskısıyla hak ettiği üne kavuşabilmiştir. Uygarlığın yıkılışıyla insanoğlunun aşağılanması, romanın konusunu oluşturur. Körleşme,“dehşet”in romanıdır. “Yüzyılı gırtlağından yakalamaya çalışan” bu eserde Canetti, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı, döneminin en ünlü sinoloğu olan Prof. Kien ile serimlemeye çalışır. Kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış, insanları değersiz ve küçük gören, Viyana’da 25 bin kitabı ile beraber yaşayan, “odası dünyası kadar büyük” olan Prof. Kien’in tek tutkusu kitapları ve bilimdir. Özellikle kadınlardan nefret etmesine karşın, nasıl oluyorsa, hayatına son derece sıradan, cahil, açgözlü ve bencil bir hizmetçi kadın girer; Therese... Profesör, bu kadından kurtulmaya çalışırken, sineklerden bile değersiz bulduğu, yaşama haklarını bile fazla gördüğü insanların oyuncağı olur ve yıkıma sürüklenir.

Kitle ve İktidar

Canetti "kitle" olgusu ile ilgilenmeye daha 1925 yılında karar vermiştir. Daha sonra 1933 yılında Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesi, Canetti'nin 1925'den beri ilgilendiği "kitle" olgusuyla "iktidar" olgusu arasındaki olası ilişkileri düşünmesine ve çözümlemeye çalışmasına neden olur. Kitle ve iktidar üzerine olan fikirlerini "Kitle ve İktidar" (Masse und Macht) ismiyle 1960 yılında yayımlamıştır. Kitabın ilk yarısı kitlenin değişik türlerinin dinamiklerinin çözümlemesine ayrılır. İkinci bölüm ise kitlenin yöneticilere neden ve nasıl itaat ettiği üzerinde yoğunlaşır. Canetti Hitler’i hükmettiği kitlenin büyüklüğünden başı dönen paranoyak bir yönetici olarak sunar. Yahudilere yapılan zulmü Almanya’nın enflasyon deneyimiyle bağlantılandırmaktadır.

Ödülleri

Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü (1981) başta olmak üzere birçok ödül kazanmıştır. Kazandığı başlıca ödüller :

Foreign Book Prize (1949, Fransa)
Viyana Ödülü (1966)
Critics Prize (1967, Almanya)
Great Austrian State Prize (1967)
Bavarien Academy of Fine Arts Prize (1969)
Bühner Ödülü (1972)
Nelly Sachs Ödülü (1975)
Order of Merit (1979, Almanya)
Europa Prato Ödülü (1980, İtalya)
Hebbel Ödülü (1980)
Kafka Ödülü (1981)
Great Service Cross (1983, Almanya)
Kişi az şey bilince, duyduğu her şey ne kadar da ikna edici geliyor!
Elias Canetti
Sayfa 19 - Sel Yayıncılık - 2017. 1. Basım, çeviren: Necati Aça
Burada ne yapıyorsun çocuğum ?
— Hiç.
— Öyleyse burada neden duruyorsun?
— Hiç öyle duruyorum.
— Okuma yazma biliyor musun?
— Elbette.
— Kaç yaşındasın bakayım?
— Dokuzumu geçtim.
— Çikolata mı, yoksa bir kitap mı, hangisini istersin?
— Kitap.
Milyarlarcası arasından bir yıldız, ama yine de fark ediliyor, öyle mi?
Elias Canetti
Sayfa 113 - Sel Yayıncılık, 1. baskı, 2015
"Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir."
"Yoksulluk, insanı insanlığından etmez. Ben şahsen kendini beğenmişlerden nefret ederdim."
Elias Canetti
Sayfa 105 - *Sel
On beş yaşındayken iradem öğrenmeye yönelikti. Otuzuma geldiğimde, yolumu saptamıştım. Kırkımda artık kuşku diye bir şey kalmamıştı içimde, kulaklarım ise ancak altmışımda açıldı.
“ Bir öğle vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal sen diye başladı:

-“Sen rakı içer misin?”
+“Arada evet...”
-“Peki şalgam suyuyla birlikte içtin mi ?”
+“Hayır”
-“Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması’nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim. ”

Dediği saatte buluştuk. “bir yer” dediği, Ağa Camii’nden sapınca gidilen, “kendin pişir kendin ye” tarzı bir meyhaneydi. O güne kadar meyhanenin böylesine hiç gitmemiştim. Oturup etlerimizi seçtik. daha doğrusu Oğuz Atay seçti. Benimle yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da enfes gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir yazarın "auto da fe" başlıklı romanını çıkardı. “Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getirtiyorsun ve yine en kısa zamanda çeviriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle. ”



Bu olaydan sonra romanın Türkçe çevirisi Ahmet Cemal tarafından 7 senede yapıldı. 13 Aralık 1977'de Oğuz Atay aramızdan ayrıldı. Romanın ilk baskısı 1981'de yapıldı. Oğuz Atay belki görmedi ama bizi güzel bir eserle tanıştırmış oldu..



Canetti bilinç akışı yöntemine sıkça başvurmuş eserinde. Okuması kolay bir kitap değil iki defa yarım bıraktıktan sonra bu defa bitirmeyi gözüme almıştım. Yarım bırakma sebeplerim puntonun küçük olması ve Profesör Kien'in davranışlarına katlanamayışım. Gözünüzü korkutmak istemiyorum ama gerçekler bunlar.

Kitabın ismine gelecek olursak Körleşme, Profesör Kien kör olmaktan, kitaplarından ayrı düşmekten çok korkuyor.-Ben o kadar kitaba(servete) sahip olsam uyumazdım.- Korkuyor korkmasına ama bir yandan da bilinçli bir şekilde de kullanıyor bunu. Nasıl mı?  Görmek istemediği problemlere, çirkinliklere göz yumarak.


Bir adam düşünün ki hayatının dibe vuruşuna göz yumarak baş kaldırıyor. Bu nasıl bir direniştir bu nasıl bir mücadeledir!


Hepimiz Kien'iz belki olup biteni izliyoruz, olup bitene göz yummuyoruz belki bizimki bir başkaldırış değil ama hepimiz Kien'iz. Neden mi?  Çünkü bırakın toplumda olup bitenleri bizler bazen aile içinde olup biten ufacık problemlere bile göz yumuyoruz. Problemi çözmek için kendimizde güç bulmuyoruz. Şimdi daha toplumsal düşünecek olursak; (aslında düşünmek bile istemiyorum) açlığa, çocuk ve kadın  istismarlarına, adaletsizliklere, tecavüzlere, ölümlere, savaşlara gelecek olursak. Bu saydığım toplumsal problemleri haberlerde okuyoruz, televizyonda izliyoruz. Sanıyoruz ki bunlardan haberimiz olunca duyarlı insan oluyoruz. Hayır efendim duyarlı insanın tanımı değildir bu. Bakmak ve görmek evet bakmak ve görmek ayrımına burda varıyoruz. Biz bunlara karşı körleştirildik, eylemsizleştirildik. Yaşıyoruz, sıranın bir gün bize de geleceğinden habersizce.. Yaşıyoruz...



Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözünü haklı çıkaran bir kitap. Tabir yerindeyse kafamıza darbe alsak bu kadar sarsılmayız.


Kitap o aptalca hırslarımızı, cahilligimizi, doyumsuzluğumuzu, aç gözlülüğümüzü tokat gibi yapıştırıyor yüzümüze sarsılmamak elde değil yani.


Kitap üç bölümden oluşuyor;

1-) Dünyasız Bir Kafa
2-) Kafasız Bir Dünya
3-) Kafadaki Dünya
 
En çok son bölümü sevdim  Profesör Kien’in başından geçenlerin mitolojik hikayelerle anlatılğı ve kardeşinin psikolojik çözümlemeler yaptığı kısmı çok sevdim.


Daha söylenecek çok şey var eser hakkında ama siz eseri okuyun yine de :)


Şiddet içermeyen bir şiddetle tavsiye ediyorum.


Keyifli okumalar...
Körleşme nedir?

* Körleşme dünyayı beynini ele geçiren düşüncelerle, kuruntularla, küçük hesaplarla; yudumladığın hayatın sende bıraktığı tortularla, acılarla filtreler arkasından görmektir. Gördüğün, senin beyninin optik yansımaları yorumlama biçimidir. Yanlış anlamalara gebeliktir.

* Körleşme gördüğünü sandığın kişiyi, nesneyi, olayı tek bir kavrama indirgemektir. Simgeleri gerçeğe yeğ tutup, bir de onu tek doğru kabul etmektir. Öyle ki mavi kolalı etek salt kötülüktür.

* Körleşme bazı şeyleri her gün o kadar çok görmektir ki, sonunda görmemektir. Yoksa bu kadar yoksulluk, perişanlık, kurşun gibi çöken ağır karanlığın içinde nasıl yaşanır?

* Körleşme bazen de bile isteye görme uzuvlarının -şükür ki kapakları var, ya kulaklar gibi savunmasız olsaydı - işlevini yapmayı reddederek bizi savunması demektir. Görmezden gelmektir.

* Ve körleşme kitapta anlatıldığı gibi şudur: 'Körlük, zamanı ve mekanı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız yek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunabilmelerine olanak tanır.'

Körleşmeyle 'sağlıklı' işlevini yerine getirmezse o küçük tatlı egomuz ne olur peki? Akıl hastaneleri ne diye var sanıyorsunuz?

Kahramanımız Dr. Kien 'fildişi kulesi'ne çekilmiş 25000 kitabın sahibi, cahil, aptal, acımasız, para düşkünü, aşağılık insanlarla ( yani kendinden başka herkesle) konuşmayı, teması reddeden bir 'aydın'. 'Dünyasız bir kafa'sı var. Olaylar neticesinde 'kafasız dünya'yı yaşayanlarla bir arada bulunuyor ve tüm karakterlerin psikolojilerinin adamı haklı çıkardığı hikayenin ortasında buluyor kendini. Tabii herkesin 'kafadaki dünya'sı farklı, birbirini tanımak imkansız.

Pascal demiş ki: 'İnsanın tüm mutsuzluğu odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.' Yeni insanlar, yeni mutsuzluklar.

Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle her kitapseverin okuması gerekiyor. Anlaması zor bir kitap değil, cümleleri basit ama derin. Yazarın erken yaşında oluşturduğu tek eseri, Oğuz Atay tavsiyesiyle Türkçe'ye çevrilmiş bir başyapıt. Lütfen okuyun :)
Ya kör olacaksın ya da delireceksin!

Körleşmeyi deliliğin sınırlarında dolaşanların romanı olarak nitelendirmek lazım gelir. Genel anlamda körlük ve delilik kelimeleri, insanın zihin atlasında ürkütücü bir çağrışıma yol açar. Bu kelimelerin yanına birde ‘sınır’ kelimesini konumlandırdık mı gerilim had safhalara ulaşır.

Sınırlarda dolaşmanın tehlikesini sınırlarda dolaşanlar bilir. Uçlarda yaşayanlar rahattır esasen ve bu fanatik tayfa, sürü halinde hareket ettiğinden başları ağrımaz, pekâlâ sorgulamadıkları içinde aptal mutluluğu hissiyatındadırlar ve bu evrende uzun bir ömür sürerler. Sınırda dolaşanlarsa uçlar için her zaman tehlike arz eder ve bu sebeple her an katli vacip olunan kimseler olarak nakşedilirler. Bu sebeple eksik olan ilk cümlemi izninizle değiştirmek isterim.

Ya kör olacaksın ya delireceksin ya da katledileceksin!

Oldukça uzun ve zor bir kitap bu Körleşme ve yazıları da küçük kör etmek istercesine. Ayrıca metaforlarla dolu… Hoş yazarımız da zaten Kafka’nın ‘Dönüşüm’ ünü okuduktan sonra karar veriyor eserini yazmaya ve yazım hayatını da zirvede sonlandırıyor. Anlayacağınız insanlık zihnine tek kurşun sıkıyor. Henüz bu kurşuna kafa atanını da görmüş değilim lakin kurşunu yedikten sonra ölmeyen bireyler hayatlarına bir felçli gibi mutsuz devam ediyor.

Okuyup da sınırdan uzaklaşacağını zannediyorsan yanılıyorsun değerli okur. Ya okuma ya da sınır gerçeğini kabullen!

Kambur cücelerden uzak durun ya da acımayın onlara der Canetti. Çünkü kambur cücelerle çevrili olan etrafımız; onların varlığıklarına karşın korumasızdır. Görünüşü desiseli, ağzı yalan dolu cüceler size sesleniyorum çirkinliğinizde boğulacaksınız.

Kein gibi dünyasız bir kafan mı olmalı kocaman bir kütüphanede?

Therese gibi kafasız bir dünyanın metası mı olmalı?

Yoksa,

Kafadaki dünya ile trajik bir sonun mu?
Körleşme Elias Canetti'nin 26 yaşında yazdığı ilk romanı- fazla roman da yazmamış zaten kendisi. Kitle ve İktidar var, yazarın 30 yılını verdiği kitabı, Marakeş'te Sesler var anlatı. Oyunları ve farklı kitapları da var. Ama yayınlandıktan sonra Naziler tarafından yasaklanan ve 1981'de yazarın Nobel Edebiyet Ödülü kazanmasında büyük etkisi olan bu kitap için başyapıtı diyebiliriz Canetti'nin.

Ülkemizde son zamanlarda popüler olan kitaplar arasında Körleşme (popüler derken Zweig ya da Sebahattin Ali popülaritesinden bahsetmiyorum). Daha çok son dönemde artan Oğuz Atay okurları arasında, Tutumayanlar'a ilham kaynağı olduğu ve kitabın çevrilmesi için Atay'ın özellikle Ahmet Cemal'i ikna ettiği gibi sebepler nedeniyle rağbet görüyor Körleşme'nin, Ulysses benzeri bir metin olması tabii çekiciliğini arttırıyor.

Ulysses benzeri deyince deyince, bahsettiğim çekiciliğinin yanında korku da geliyor, evet zor bir kitap Körleşme. Benim bir yıla yakın bir okuma sürecim oldu – daha çok kendimden kaynaklı sebeplerden. Yazarın tekniğine alışmak epey zaman istiyor. Ahmet Cemal bu açıdan bayağı yardımcı oluyor okura ama. Kamuran Şipal'in Hesse çevirilerini düşününce “Neden bütün Almanca eserleri Ahmet Cemal çevirmiyor?” diye düşünüyor insan.

Tabi böyle meşakkatli bir kitap olunca okuyanların da seviyeleri göze çarpıyor hemen- benimle alakası yok, zaten bir yılda bitirdim ben kitabı- sitedeki Körleşme incelemelerinin büyük bir kısmı üst seviyede, özellikle ayrım yapmadım – okuyunca anlayacağınız gibi çoğu değerli. Duraksadım o yüzden başta bu kitaba farklı bir inceleme yazmakla ilgili. Sonunda en azından görüşlerimi yazmayı düşündüm ve buradayım hala.

Evet, orjinali “die Blendung” olan kitap İngilizceye “Auto-de Fe” (İnanç Hareketi- engizisyoncuların cadıları yakması gibi hareketleri için kullanılıyormuş) olarak çevrilmiş. Aslında iki başlık da uyumlu kitaba, körleşmeyi ya da görmemeyi- görmeyi reddetmeyi belki bir çok farklı şekilde görebiliyoruz kitabın içinde. Ve engizisyonun kitapları, insanları yakması gibi dar kafalı insanlar tarafından yok ediliş var kitapta yine, belki de kitabın sonuna bir gönderme.

Anlatım tarzı bana Teneke Trampet—'i çağrıştırdı biraz. (Baktım onu Kamuran Şipal çevirmiş:) Gizli bir saçmalık var yazının içinde, insanın hoşuna giden ufak abartılar. Tanrı anlatıcı kullanılmış genel olarak, ama sürekli insanların içine giriyor bu anlatıcı. İnsanların içine girince 3. tekil şahıs olmasına rağmen onların karakterine bürünüyor, onların hayallerini, planlarını, korkularını, isteklerini, davranışlarını onlarla beraber kuruyoruz biz de kafamızda. Bu sadece ana karakterler için değil kitap içinde geçen herkes için geçerli. Mesela bir restorana gittiğinde ana karakterimiz, garsonun onunla ilgili düşüncelerini, çelişkilerini, gelecek planlarını daha bir çok şeyi garsonun düşünce yapısına göre öğreniyoruz. Ya da “iyi bir aile babası” isimli bölümde kapıcının eşi ve kızını sürekli dövmesini maddenin tabiatı gibi yorumluyoruz adamın kafasının içinde.

Spoiler uyarısını ekleyip devam edeyim. Üç ana bölümden oluşuyor kitap. Bölümleri de oldukça güzel tasarlamış Canetti. İlk bölümün ismi “Dünyasız Bir Kafa” Kitap boyunca takip edeceğimiz ana karakterimiz olan Prof. Peter Kien' i tanıyoruz bu bölümde. Dünyanın en ünlü sinologu (Çin dili ve felsefesi) kendisi. Hayatı kütüphanesindeki 25000 kitaptan oluşuyor. Bencil, insanları sevmeyen kitaplarından başka hiç bir şeye önem vermeyen birisi- Dünyasız bir kafa yani. İlk bölümde hayatına bir kadın giriyor 8 yıl kadar temizlikçi olarak, daha sonra da “Konfüçyus'un çöpçatanlığı” ile eşi olarak.

Burada şunu belirtmek isterim. Kitapta hiçbir karakterle empati kuramıyorsunuz, hemen hepsi kötü insanlar nispeten. Daha doğrusu, emelleri doğrultusunda istediklerini elde etmek için kapasitelerine göre, kendilerince en doğru şeyleri yapan insanlar bunlar ve yaptıkları kötü geliyor bize. Neyse Kien Therese ile evleniyor bir şekilde ve dünyanın sonu başlıyor onun için. Kitaptaki hemen bütün erkeklerde kadınlara düşman bir kafa yapısı var. O dönemdeki toplum yapısını yansıtmak istemiş olabilir diye düşünüyorum Canetti. Evlilikten sonraki o klasik soğuk savaş, normalde olması gerektiğinden daha önce başlıyor bu sevimli ailede. Therese hakimiyetini kurabilmek için her fırsatı değerlendiriyor. Kien düzeninin bozulmaması için tavizler veriyor. Yavaş yavaş odalarını kaybediyor, parasını kaybediyor, dayak yiyor, korunmak için put taklidi yapıyor, bölümün sonunda da evinden ve kütüphanesinden kaçıyor hesap cüzdanı ile birlikte.

İkinci bölüm “Kafasız bir dünya”da dışarıdaki hayatını görüyoruz Kien'in. Bu bölümde Fischerle (Fischer'cik) ön plana çıkıyor onlarca karakter arasında. Amerika'ya gidip Dünya satranç şampiyonu olmak isteyen kambur bir cüce - 1972'de dünya satranç şampiyonu olan Amerikalı Bobby Fischer geldi aklıma haliyle, alakasız da olsa. İkinci bölümde çokça giriyoruz bu zeki ama farklı bir ahlak yapısı sahibi cücenin kafasına. Çeşitli yöntemlerle dolandırıyor Kien'i Fischerle, ilk bölümde başlayan körleşme devam ediyor ve yavaş yavaş deliliğe doğru ilerliyor baş karakterimiz. Bu bölümde -ister sürrealist deyin, ister büyülü gerçeklik -bazı imkansız olgular da var, şapka içinde bir iki kütüphanelik kitap taşımak gibi. Ama dediğim gibi bu kitap hayatın karikatürize edilmiş bir yorumu olduğu için o kadar önemsemiyor insan. Kitapla ilgili yapacağım tek eleştiri de bu bölümde, yazarın bazı kısımları gereksiz bir şekilde uzatması , ya da bana öyle geldi biraz. Özellikle Fischerle'nin bazı bilinç akışları sayfalar sürüyor. Zaten kitabın en uzun bölümü burası olmasına rağmen ilk bölümden daha az şey veriyor totalde.Ama toplumun da en iyi analiz edildiği bölüm burası.

Son bölüm olan , Kafadaki Dünya'da (evlere şenlik karakterimiz polis eskisi kapıcıyı saymazsak) Kien'in psikiyatr kardeşi giriyor kurguya. Belki kitaptaki tek iyi karakter, ama onun da kendine has özellikleri var. Zihinsel körleşmede yolun sonuna gelmiş kardeşinin yanına geliyor. Her şeyi hallediyor ve eski haline döndürüyor, daha doğrusu böyle düşünerek ayrılıyor daha sonra. Bu bölümde iki kardeş arasında geçen diyalog – Kien kardeşini görünce eski ukala haline geri dönüyor hemen- mizojini ağırlıklı olmasına rağmen oldukça etkileyici. Son kısımda kitap ingilizce ismine yakışır bir şekilde sona eriyor.

Kitapta semboller de oldukça önem taşıyor. Mesela Therese (eteğinden dolayı) mavili beyazlı bir midye kabuğuyla ilişkilendirilmiş, Kien kitabın sonuna kadar maviden nefret ediyor bu yüzden, hatta mitoloji ve teolojiden örnekler veriyor kendini haklı çıkarmak için. Başka bir yerde (kendisine para yerine düğme verilen bir dilenciyle ilgili olarak) düğme sembolü öne çıkartılmış.

Körleşme, Ulysses kadar zor bir kitap değil elbette, çoğunlukla insan bilinçlerinde dolaşsa da. Ama bende olduğu gibi uzun bir duraklama dönemine girebiliyorsunuz kitabı okurken. Yine de kitabı bitirdiğinizde bir tatmin olma duygusu, ya da bir nevi tamamlanma hissi oluşuyor insanın içinde. Uzun bir kitap bitirdiğiniz için değil, Körleşme'yi bitirdiğiniz için oluyor bu duygu. Böyle kitaplarla edebiyatın tadına varıyor gerçekten insan. Okunması gereken kitaplardan. Zaten Oğuz Atay'a da güvenemeyeceksek kime güveneceğiz bu hayatta değil mi?
Oysaki ne kadar normal başlamıştı her şey. Hayatında kitaplarından başka hiçbir şeye değer vermeyen, dünyanın gerçekliğinden kopuk bir şekilde yaşayan profesör Kien’in yaşamını okurken, kitaplarına göz kulak olması, onlarla ilgilenmesi için tuttuğu hizmetçi Therese’yle evlenmesiyle roman kafkavari bir atmosfere büründü ve her şey altüst oldu.

Öyle bir kitap ki, kazıdıkça altında başka fikirler buluyorsunuz. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitabın adından başlayabilirim mesela: körleşme. Profesör Kien’in en büyük korkusu kör olmak. Körleşmek, kitaplarından kopması, hayatının bütün anlamını yitirmesi demek. Ama hayatta en korktuğu şey olan körlük aynı zamanda profesörün bilinçli seçimi. Bütün anlamlarıyla ama. Körleşmek aynı zamanda sorunları da görmemek demek. Bu bir kaçış yöntemi profesör için. Hem fiziksel hem duygusal anlamda. Evin içinde gözleri kapalı gezmeye başlıyor, işlerini gözleri kapalı hallediyor, kitaplarını gözleri kapalı buluyor. Karısının açgözlülüğüne, eve doldurduğu eşyalara, hayatının dibe vuruşuna, her şeye gözlerini yumuyor. Kitap suratıma bir tokat patlatıyor ve dünyaya dönüyorum. Hepimiz bir parça Kien değil miyiz? Hem bireyler olarak hem de toplum olarak. Dünyadaki ve ülkedeki bütün adaletsizliklere, sömürüye, açlığa, savaşlara, tecavüzlere karşı kör olduk, sindirildik. Emeğimiz sömürülüyor, paramız çalınıyor, çocuklarımız öldürülüyor ama bu gidişatı değiştirmeye gücümüz yetmiyor. Ya gözlerimiz ve kulaklarımızı kapatıp kendi sanal gerçekliğimizde yaşıyoruz, ya korkudan sinmiş bir şekilde sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz, ya da artık hiçbir şeyi umursamamayı seçip, yaşadığımız yerden uzaklaşınca sorunlardan kurtulacağımızı ve mutlu olabileceğimizi umuyoruz. Kafamız kumda, kıçımız açıkta... Sonra kızılderililer geliyor aklıma. Little Bighorn zaferi ardından, ABD ordusunun yenilgiye uğrattığı Siyu kabilesi önce Kanada’ya göçer ama iklim şartlarına dayanamayarak geri döner. Yenilgiyi kabullenmekten başka çare yoktur. Hükümetin gösterdiği rezervasyonlarda yaşamaya başlayan Siyu kabilesi “hayalet dansı” adını verdikleri bir dansı yapmaya başlarlar. Amaçları ölüleriyle iletişime geçip beyaz adamları topraklarından atabileceklerini düşünmeleridir. Bu bir nevi çaresizliğin dışa vurumudur. Körleşmeyi bu hayalet dansına benzetiyorum ben.

Kitap çok sert bir tokat vurdu demiştim. Öyle bir tokat ki toplumun bütün kesimleri bu öfkeden nasibini alıyor. Dahi profesörden tutun, cahil ev kadınına, sokaktaki dilenciden, mağazadaki satıcıya, apartmanın kapıcısına kadar herkes… İnsanın sonsuz hırsını, açgözlülüğünü ve cehaletini anlatıyor bu roman. Oturan Boğa’nın sözleriyle “Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş... Bu millet, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.”

Faşizmin sembolize edildiği profesörün karısı Therese’nin kolalanmış mavi eteği, Kaptan Ahab’ın peşine düştüğü, dünyanın bütün kötülüklerininin temsili olan balinanın beyazlığı adeta. Muhteşem bir sembolizm, maviden nefret ettiriyor.

Yazar bilinç akışı tekniğini bolca kullanmış. Okuması gerçekten zor ama bitirdiğinizde hissettirdiklerinin tarifi daha da zor. Mutluluk değil ama bahsettiğim, güçlü bir sarsıntı daha çok. Umutsuz, karanlık bir kitap bu.

Kitabın son bölümünde Profesör Kien’in başından geçenleri mitolojik hikayelerle anlattığı ve kardeşinin psikolojik çözümlemeler yaptığı kısım en beğendiğim bölümlerdendi. Daha söyleyecek çok şey var ama burada sonlandırıyorum. Mutlaka okunmalı bu kitap.

Son olarak, kitabı bana hediye eden Hakan hocama buradan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. :)
Canetti 1905’te Osmanlı İmparatorluğunun özerk bölgesi olan Bulgar Krallığına bağlı Rusçuk’ta doğmuştur.Daha sonra Almanya,İngiltere,Avusturya,İsviçre’de yaşayan ırksız ve yurtsuz bir göçebedir deyim yerindeyse.Yahudi olduğundan dolayı Nazi zülmünden payını fazlasıyla almıştır.Bu süreç yüzünden farklı coğrafyalara gidiş geliş sayesinde çok dilli bir aydın oluşuna zemin hazırlamıştır.

Yazar kitabımız “Körleşme”yi Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nı kendine örnek alıp 8 romanlık bir dizi şeklinde planlamış lakin maalesef ilk eser olan “Körleşme”den sonrasını getirememiştir.Yazar 26 yaşındayken yazmış lakin 2.Dünya Savaşı öncesi ve esnasındaki gergin havadan dolayı engellerle ve ilgisizlikle karşılaşmıştır eseri.2. Dünya Savaşının bitimi ve Canetti’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı antropolojik sosyolojik eseri “İktidar ve Kitle” eseriyle ismini duyurmuş.Bunun sayesinde de “Körleşme” kitabımız gereken dikkat ve ilgiyi üzerinde toplayabilmiştir.

“Körleşme” kitabını farklı açılardan incelemek mümkündür.Çünkü kitabımız yazım biçimi olarak farklı mizaçtaki insanların eylemlerinin sebeplerini kendi ağızlarından şahit oluyoruz.Örneğin kitle ve birey çatışması, aydın ve cahil halk çatışması,faşizm ve aydın çatışması….eksenlerinde incelemek mümkündür.
Yazarın tek roman olan eseri “Körleşme” ilk başta okuyucu tarafından neden 3 bölümden oluştuğu anlaşılamasada aslında 3 bölüm olmasının bir sebebi vardır.Burada yazar Hegel’in Diyalektik Yönteminden faydalanmıştır.Yani ilk bölüm “Dünyasız Bir Kafa” tez,ikinci bölüm “Kafasız Bir Dünya” antitez ve son bölüm “ Kafadaki Dünya”da sentezdir.Zaten olay örgüsüne bakılacak olunursa kitabın Hegel’in Diyalektik Yöntemini çok açık şekilde sergilediği görülecektir. ( Laf aramızdan çıkamıyor Şemsettin misali bunu çok az okuyucu maalesef farkedebiliyor.)Bölümlere biraz ayrıntılı bakacak olursak tez olan ilk bölüm olan “Dünyasız Bir Kafa” da Descartes’in düalizminin, antitez olan ikinci bölüm olan “Kafasız Bir Dünya” da Kant’ın metafizik idealizminin ve son bölüm olan “Kafadaki Dünya” da ise Berkeley’in dogmatik idealizminin eleştirilerine rastlayabilirsiniz.Canetti’nin kitabının ilk adı “ Kant Fangt Feuer” yani “Kant Ateşi Yakalıyor” olduğuna dikkat edilirse eserin başkahramanı Prof. Kien’in Kant olarak kaleme aldığınıda varsayabiliriz.

Bölümlere ayrı ayrı bakacak olursak ilk bölüm de Prof. Kien’in fildişi kulelerden birine sığınan bir aydın profili karşımıza çıkıyor.Prof. Kien 25 bin kitabıyla yaşayan kendini bilime ve aydınlamaya adamış bir sinoloji profesörüdür.(“Aydın nedir?” sorusu için Lukacs,Gramsci ,Edward Said… okumaları ayrıca yapılabilinir.)Prof. Kien’in en büyük korkuları kitaplarının yanması, yanlış insanların eline geçmesi ve kendisinin körlük yaşayıp bir daha kitaplarla ilişki kuramamasıdır.Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken körlük bir bireyin değil bir aydının yaşadığı körlük noktasında değerlendirilmeli.Unutmadan şunu da ilave etmem gerekirse kitabın yazıldığı dönem gözönüne alınırsa 1933 yılında “Alman ruhuna aykırı” olduğu düşünülen 25 bin dolayında kitap Nazi gençleri tarafından yakılmıştır.Tabii gereksiz diye nitelendirilen günlük işleri ifade eden kitaplar ve romanlar bunun dışında tutulmuştur. Yazar yer yer İskenderiye Kütüphanesine de atıfta bulunur.Aslında buradaki ironi Aydınlanma Çağıyla beraber mistik değerler yerine geçen dogmatikleşen bilim eleştirisidir.Buradaki bir diğer eleştiri ise bilme eylemiyle beraber insanın yalnızlaşma süreci ve gerçekleşen Narsizme yol açmasına atıfta bulunuluyor.Kitabımızdaki bir diğer karakter ise önceleri Prof.Kien’in hizmetçisi sonra da eşi noktasına gelen Therese’dır.Therese’i yazar faşizm,cahil halk,iktidar hırsı…şekillerinde tasvir ediyor kitap boyunca.Ayıca burada değinilmesi gereken bir diğer karakter de kapıcı olan Pfaff’tır.Pfaff ise burada iki taraf arasında sürekli gidip gelen halk,devletin aygıtları veya gücü…diye düşünebiliriz.Prof.Kien ve Therese arasında geçen çatışmada sizin tahmin ettiğiniz gibi cahile muhatap olmayacak bir aydın olan Prof. önceleri kitaplara sonraları ise sessizlikle beraber bir heykel olmaya karar verir lakin yetersiz kalır ve kapı dışarı edilir.

İkinci bölüm de ise kendi evinden sürülen lakin evden çok kitaplarını kaybetmesine üzülen bir aydının normalde muhatap olmayacağı insanlarla olan ilişkileri kaleme alınmış.Kişiler arasında bir hırsız,bir cüce,bir hayat kadını…gibi farklı profillerde insanlarla karşılaşırız.Kibirli aydının fildişi kulesinden çıkıp yaşama karıştığında en cahil insanların bile elinde oyuncak olacak kadar çaresizliğine tanık oluyoruz.Unutmayalım ki Prof. Kien için tamamen bilime odaklanmış güncel bilgiden yoksun bir aydın profil çizilmiştir.Prof. güncel yaşam konusunda yeni doğmuş bir bebekten farksızdır.Kien yeni doğan bir bebek misali korunmaya ihtiyaç duyar lakin bölüme ismini veren “Kafasız Bir Dünya” ile karşı karşıyadır .Kafasını kaybeden bir aydının kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır.”Kafasız Bir Dünya” kötülükle yoğrulmuş insanlar birbirlerine kötülük yapmak için bir yarış içerisindedir.Başlangıçta ifade ettiğim gibi Canetti tez olan ilk bölüme karşı ikinci bölüm yani antitezi sunmuştur bu bölümde lakin iki bölümde başlı başına bir çözümden uzaktır.Bunun için iki bölümün harmanlanması gerekir yani son bölüm olan sentez bölümü gereklidir.

Son bölüm de karşımıza iki dünyada da hüküm süren Prof. Kien’in kardeşi çıkar.Kardeşi bir ruh doktoru olarak bilimin temsilcisi olmanın yanında sosyal hayatta da başarılı bir şahsiyet profili çizer.Bölümün isminden de anlaşılacağı üzere buradaki ideal durumdur daha doğrusu olması gereken noktadır.Bölümde doğa-kültür,birey-kitle …noktalarında çözümlemeler yapılmaya çalışılmış.Önceki incelemelerimde de çok fazla değindiğim kültürlenme sürecinin bireye bir pranga işlevi görmesidir.Hatta her bireyin aslında büyük hapishanelerde tutsak olduğunu varsayarsak aşırıya kaçmış olmayız.

Kitapta birbirinden farklı mizaçlarda insanlar geçmektedir.Yazar kitabın her satırında olduğu gibi burda da bir raslantıyla seçilmiş karakterler değildir.Bu karakterlerle Georg Simmel’ın Toplumsal Etkileşim Formlarına ve Toplumsal Tiplere atıfta bulunmaktadır.Canetti bu kitabında “İnsanoğlunun hayatta kalma içgüdüsünün en aşağılık tezahürü, karşısındakini öldürmektir.”der.Peki başka çözüm yok mu diye sorarsak kendimize aslında çözümü çok basittir.Önce cevaplardan çok sorulara sığınmaktır.Sık sık tartışmalara şahit olmuşsunuzdur.Tartışmalar bir boks ringini anımsatır bana kimse soru sormaz sürekli cevaplar sıralanır.Oysaki Sokrates’in “…… nedir?” sorusu sorulsa başlangıçta iki tarafında savunduğu kavramların aynı olmadığı görülecektir.Tartışma için de bir sebep kalmaz ortada.Bir diğer çözüm ise eleştirmek yermek değil değerlendirmektir.Üzülerek söylüyorum ki biz hala eleştiriyi yermekle bir tutuyoruz oysaki eleştiri olumlu da olabilir.Son olarak bakış açılarımız sabit olmamalı hayata farklı pencerelerden bakmak bize farklı manzaralar izleme fırsatı yaratır.

Epey uzun oldu lakin “Körleşme” den önce “Kitle ve İktidar” kitabını okursanız “Körleşme”deki saklı hazineleri bulmanız daha kolaylaşacağı inancındayım.Kitapla Kalın.
#spoiler#
Bu yıl okuduğum en zorlayıcı kitapti diyebilirim "körleşme"için ..kaç kelimeleden oluştuğunu merak ettiğim nadir kitaplardan bir tanesi :) okuyorsun okuyorsun bitmiyor ,çok bereketli bir kitap zaten Canetti yi elime gecirsem yakasından tutup bir silkelemek isterim ..ne biçim adam
..Ne acaip yazar
Rica ederim ,boylede yazılmaz ki ..
Konu sizi alıp götürecek bir konu mu tartışılır ama kelimelerin gücü asla tartışılamaz bir kitap
"körleşme "
bir tsunami dalgasi gibi üstünüze geliyor dağ gibi ezip geçiyor ...
Kitabı bitirdim..
boks maçı kazanmış kadar mutlu bir o kadar hırpalanmış, sağ gözümde çok ciddi bir ağrı ve kafama tavayla vurulmuş kadar uğultu var ..işin enterasan tarafı 5 gun sonra yeniden okumaya başlasam bambaşka bir kitap gibi karşımda dikilip pis pis sırıtacağını biliyorum ..seni kelimelerimle evirir çevirir tekrar tekrar döverim der :) Kien i kitap tutkusu yüzünden çok sevmeme rağmen son bölümlerdeki "kadinlar"hakkındaki sözleri ile kapı dışarı bırakmış bulunuyorum ..zaten böyle adamlara.böyle davranmak lazım canım. .

Kambur cüce...en sınirimi bozan karakterdi bence.....ya kapıcı, ya gıcık mobilya saticisi yakışıklı "puda"
mavi etekli cadı yı da mümkünse beyninden silmek taraftarıyım. .istemiyorum canım kafamın içinde gezinip durmalarını. ...

Şimdi son söz olarak
"Korlesmeyi" sitemizde okuyan 88 numaralı kurban olarak ..
bitirmiş ,kapagini kapatmis ,kütuphanemdeki yerine kaldirmis (bir sonraki okumama kadar ) yemiş ,yutmuş olmanın haklı gururunu yaşarken şöyle diyorum ..bu kitabı ya seversiniz ..ya nefret edersiniz ..sanırım ortası yok

Aklınızla kalın :) iyi okumalar :)
Her tarafta sesler! Geceyi bölen sesler, her geçen dakika iyice karanlığa bürünen sessizliği daha da derinleştiren sesler, uyumama engel sesler var etrafta. Odamın her tarafını zihnim gibi işgal ediyorlar. Açık pencereden içeriye girmeye çalışan rüzgar her defasında perdeye takılıyor. Aralarındaki bu sürtüşmenin sesine, olaya seyirci olan ateşböceklerinin sesleri eşlik ediyor. Uyumam için kurtulmam gerek bu seslerden! Belki Marakeş’te Sesler’e gidebilirim. Evet, karar verdim gidebilirim. Ama önce somut bir benzeşiklik bulmam gerek. Tamamdır, onu da buldum. Marakeş’i Bi Dünya Yaşam belgeselinin Fas’ı anlatan bölümünde duyduğumu anımsıyorum. Evet, evet hem de gayet iyi anımsıyorum. Belgeselin beni en çok etkileyen kısmı kaliteli olup olmaması ya da Fas’ı anlatması değildi. Belgeseli seslendiren kişide öyle bir ses vardı ki!(Yine bir ses!) Şuan gözlerimi kapatıp kulaklarımı onun sesiyle dolduruyorum, onun sesiyle düşünüyorum Marakeş’te Sesler’i. Yazarın şehirdeki sesleri bulmadaki yeteneğine hayran kalmamak elimde değildi. Boş deve pazarından yükselen sesler, renkli Marakeş çarşılarının tabelasız dükkanlarından havaya karışan sesler, karış karış gezilip duraksanılan yerlerde insanın içinden çıkarılıp okura sunulan sesler, hepsi birleşerek kitabın adını tamamlıyordu sanki. Soluma dönüyorum. Tavana dönersem tüm kitabı anlatmaktan çekiniyorum. Çünkü tavanda insanı içine çekip kendini doldurmasını isteyen sonsuz bir boşluğun olduğunu düşünmemek elimde değil gibi. Pencereden duvara yansıyan hareketli görüntüler var. Rüzgâr varlığını her şeyin üstünde kanıtlamak istiyor bu gece sanırım. Perdenin cansız iradesine karşı gelemediğinden olsa gerek bu sefer de ağaçlara esiyor. Ağaçların yaprakları duvarda bu esmeyle birlikte dans ediyor ve etmek zorundalar. Yaprakların rüzgâra karşı gelemeyen hâlleri bana yine bir şeyi anımsattı: Marakeşli kör dilencileri. Onlar da tıpkı rüzgara ayak uydurmak zorunda olan yapraklar gibi kader rüzgârına razı olmak zorundalar. Ellerine bırakılan her sadaka da insanların acıma duygusundan, sadaka işini günlük hayatın standart bir gerekliliği haline getiren insanlardan birer parça var. Sadakanın büyüklüğünü ağzında bir o yana bir bu yana çevirerek hesaplayan adamın ismini unutmamın anlık üzüntüsünü yaşıyorum. Kalkıp bakmak sanki şimdiye kadar düşündüğüm şeyleri baştan düşünmeme sebep olacak gibi. Vazgeçiyorum hemen bundan. Saati merak ediyorum. Ama odada duvar saati yok. Sabah bir tane takmak için heveslendim bir anda. Ama bundan da hemen vazgeçiyorum. Etrafta bu kadar ses varken saatin tik taklarının bunlara bir yenisini ekleyeceğini kuşkusuz aklımda tutmam gerekirdi. Telefona mecburum merakımı gidermek için. Telefona dokunduğum anda içime bir bıkkınlık duygusu yayılıyor. Bizi öyle şeylere alıştırdılar ki telefonlara olan alışkanlığımızın artık alışkanlık boyutunu aşıp bağımlılığa ulaştığını göremiyoruz. Ama ben artık bıktığımı hissediyorum. Sanırım konudan çok uzaklaştım. Marakeş’te Sesler’e tekrar dönüyorum hemen. 116 sayfalık, akıcı diliyle Marakeş şehrinin tüm seslerini mekân mekân dolaşıp okuruna aktaran, pek de abartılacak bir yanı olmayan, yazarın Körleşme’sinin ismini duyduğumda yaşadığım karanlığı biraz olsun hafifletmek için okuduğum deneme ve gezi öğelerini barındıran bir kitabı bitirdiğimi duvarda gölgeleri dans eden yapraklara sesleniyorum. Peki, gerçekten gözlerimi zar zor açık tutarken bana bunları Marakeş’te Sesler mi düşündürüyor? Tabii ki hayır! Burada Cioran’ın: “Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları; ancak gecenin ortasında açılırlar” sözü doğru gibi geliyor bana. Ama artık şuan yaptığım şeyi, bu bir düşünce eylemidir, diyerek nitelemek istemiyorum. Bu, içimde ve dışımda olan seslerin bende yarattığı esriklikten başka bir şey olamaz. Hemen bunları aklımda kurduktan sonra bile başka şeylerle esrikleşmek geliyor içimden. İnsanlar birbirlerini neden terk ederler, sorusuna gidiyorum anında. Kendimizden başka kime sahibiz de (ki bazen ona bile sahip olamıyoruz) buna terk etme demeye nasıl hak buluyoruz? Kendi düşüncelerimizden, bu düşüncelerin bize etki etmesinden başka neye sahibiz? İşte bu yüzden insanların yerine kestirmeden uykuya dalmamıza engel olan şu sesler bizi terk etse ya! Evet, evet, farkındayım. Hem de çok. Yine asıl anlatmak istediğim konudan çok uzaklaştım. Dönüyorum Marakeee…
Kitabın ismi “Körleşme” bana göre “Tükenişin Hikayesi” daha iyi olurdu. Alman edebiyatının başyapıtlarından birisi olarak gösterilen kitabı Elias Canetti 26 yaşındayken yazmış. Gerçekten inanılması güç bir durum.

Kitap toplantısında oy çokluğuyla okunmasına karar verdiğimiz kitabı okumasıda yorumlaması da zor. Sel yayınlarından Ahmet Cemal çevirisinden okudum. İlk bölümde çevirmenin önsözü ayrıca okunmaya değer özellikle Oğuz Atay’ın kitabın türkçeleştirilmesindeki etkisi şaşırtıcı.

Öyküde anlatılan kahraman daha döğrusu anti-kahraman Profesör Kien kırk yaşında, dünyanın en iyi sinoloğu gösteriliyor, tek başına dairesinde yirmibeş bin kitabıyla birlikte yaşayan, yaşamdan ve kişilerden kopuk kendini kitaplarına ve bilime vermiş bir kitap tutkunudur.Kien insanlara tepeden bakan, diyalogları gereksiz ve saçma gören, kendi kafasındaki dünyada yaşamaya çalışan birisi. Bu durum da aslında Kien’i çok savunmasız bırakıyor ve kitaptaki diğer karakterler kişinin bu savunmasızlığından yararlanmaya çalışıyor. Anlatıdaki olaylar ve kişiler bazen okuyucuyu o kadar çok zorluyor ki bazen “yok artık” veya “artık yeter” diyebiliyorsuz ama gene de kitabı bırakamıyorsunuz.

Kitap üç bölümden oluşuyor “Dünyasız Bir Kafa”, “Kafasız Bir Dünya” ve “Kafadaki Dünya”. Üç bölümde de karşımıza çıkan karakterler kendi basıt doğrularıyla yaşayan, erdemsiz ve çıkarcı kişiler. Sadece son bölümde ortaya çıkan bir karakter normal sayılabilir onun kim olduğunu da okuyucuya bırakalım.

Bence yazar bu karakterle çağındaki aydınlara daha doğrusu aydın geçinenlere ve etfındakilere gönderme yapıyor. Günümüzde kitapta anlatılanın aksine erdemli ve gururlu kişiler var, tümüyle umutsuzluğa kapılmamak gerekli.Bir zamanlar Çetin Altan’ın sürekli dediği gibi “Enseyi karartmayalım”.

Bu tür bir kitaba güzel veya kötü denilemez ama kesinlikle okunmalı denilebilir. Okunmalı, düşünülmeli ve tartışılmalı!
Saatin Gizli Yüreği, Canetti’nin 1972-85’e kadar olan “Notlar”ının ikinci cildi. Birinci Kitap olan “İnsanın Taşrası”, 1942-72 yıllarında tutmuş olduğu notlarını kapsıyor. Henüz 2015’de Ahmet Cemal tarafından Türkçe’ye kazandırılan kitaptaki her bir not, yazarın kült romanı Körleşme’sinde anlattığı kendi kalesine kapanan, toplumdan soyutlanmış Profesör Kien’in dünyasıyla bir hayli benzer.
Canetti’nin güçlü bir kalemi var, yirmialtı yaşında kaleme aldığı Körleşme’yi bir ay gibi uzun bir sürede bitirmiştim. İnsanın kendi iç dünyasıyla hesaplaşmasını okumak, hele ki bir yazarın güçlü kaleminden okumak ister istemez o hesaplaşmanın ağırlını hissettiriyor ve baskı altına alıyor. Yarım bıraktığım Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı adlı eseri, adı üzerinde huzursuzluk çemberinde sarsıcı, usandırıcı illallah ettiren kitaplardan biri.
Saatin Gizli Yüreği kısa bir kitap fakat sözünü ettiğim duygusal yoğunluk kitabı iki tane Körleşme yapıyor. Okurken duygudan damardan uzak olmayışım, aksine kitabı sımsıkı duyumsayarak okuduğum her kitap, o karakter gibi düşünmemi, kendimi onun yerine koyarak olaylara bakışımı şekillendiriyor. Kitaplar da bunun için var, kısa bir süreliğine “sen” olmaktan çıkıp “o”nun gözünden dünyaya, aşka, hüzne, sevince, hayata bakabilmek için var.

Yazarın ikinci kitabı kaleme alırken yaşanmışlığının verdiği tecrübeyle, daha olgun bir dönemde kaleme alması tercih etmem için başlıca unsur oldu.
Canetti, kuşku yok ki döneminin kültürel anlamda “değer” olabilmiş bilgelerinden bir tanesi. Avrupa’nın dışında Hint kutsal kitapları, Çin felsefesi, Yunan Felsefesi, Mısır Tanrıları, antik çağ ve sayamadığım bir çok konu, Canetti’nin gizli yüreğindeki birer parçalar. Feridüddin Attar ve Hz. Yakub hakkında pasajlar görmek ilgi çekiciydi, Canetti'nin islam-müslümanlık hakkında da araştırmalar yaptığını seziyorum. Marakeşte Sesler adında kitabı da İslam ülkesi Fas'ın bir şehiri. Hemen her konu hakkındaki kendine özgü yüksek bilgisi onu tam bir entelektüel yapıyor. Kitaplar Canetti'nin hazinesi, kendi tabiriyle; "Başından aşağı dökülen sular gibi yutuyor bilgiyi."

“Görmediği ve bildiği her şey onu hayatta tutuyor.”

İkinci şahısın kaleminden çıkmış gibi notları; “yapıyor, düşünüyor, hissediyor, bekliyor…” Umberto Eco’nun Polisiye romanlarına sıkıştırdığı tarih ve kültür, tam olarak Canetti’nin notlarında.

Bir kitabı okurken hiç yoruldunuz mu? Evet, ilk kez bir kitabı bitirdiğimde düşünsel olarak yorulduğumu hissettim. Kitap, biter bitmez kıskacına aldı ve sonunda derin bir boşluğa bıraktı. Hiç sevmedim ben bu boşluğu. Bir kitabın kapağını iç huzuruyla kapatmanın zamanı gelmedi mi artık?...

Böylesine yoğun düşünce çemberinin insanın boğması o eserin kötü olduğunu söylememiz için yeterli sebep midir? Dostoyevski’nin Yeraltı’sının sıkıcılığı da eserin edebi yönünün kötü oluşundan değil, “Yeraltı”nı fazla kurcaladığından. Bir nevi rahat hissetmek için kitap okuruz, günlük yaşamın sıradanlığından biraz uzaklaşmak bizi kitap okumaya iten sebeplerden bir tanesi. Fakat bu türden kitaplar kimilerini az, kimilerini fazla daraltabiliyor. Sonuç olarak, mutlu olmak, huzursuz olmak gibi kavramların seçtiğimiz bir kitapta barınıp barındırmadığını görmezden gelmememiz gerekiyor.
Kitapta beğendiğim hayli bir pasaj var. Canetti bir ateist. Tanrıyla ilgili savlarını hızlı geçerek okurken, diğer, yaşam hakkındaki eleştirel yazıları ancak bir entelektüelin kaleminden çıkabilirdi düşüncesini veriyor. Ayırt edilebilen dil ve üslup, eleştiriyle birleşince notlar anlam kazanıyor. Canetti eleştiriyor fakat yaşamından duyulan yorgunluğun eleştirisi bu. Mesela ölümün yüceltilmesini eleştiriyor, yüzyıllar önce yaşamış tarihi bir şahsiyetin bugünlerin “efendisi” olmasından yakınıyor, kendisiyle hesaplaşmayan, zamanın “Kitle”lerini yeriyor.
Bunlara karşın anılarında yaşayan insanları, yaşamları için korktuğu insanları seviyor. Bir insanı yargılamamayı, bunu yapmak için kimsenin egodan arındılmadığını söylüyor, övgünün bir insanı hançerlemekten başka bir şey olmadığını ifade ediyor. Araştırmanın, okumanın, umudun insan için, yaşamak için yeterli sebepler olduğunu söylüyor Canetti.

“Yapıyor, düşünüyor, hissediyor, bekliyor…”
Böylesine derinlere inen bir kitap, hastalıklı bir kitap bu. İkinci defa okunmak için ayrılan kitaplar arasında yer almayacak.
Ve 1985 yılında ölmeden son bir not düşüyor:

“Kendini kendinden kurtarıyor ve rahat bir soluk alıyor. Artık kendisi hakkında asla bir şey bilmek istemiyor.”

Yazarın biyografisi

Adı:
Elias Canetti
Unvan:
Bulgar Modernist Romancı, Oyun Yazarı, Anı ve Kurgusal Olmayan Düzyazı Yazarı
Doğum:
Rusçuk, Bulgaristan, 25 Temmuz 1905
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 14 Ağustos 1994
Elias Canetti (d. 25 Temmuz 1905 – ö. 14 Ağustos 1994), Bulgar modernist romancı, oyun yazarı, anı ve kurgusal olmayan düzyazı yazarı. EserleriniAlmanca yazan Canetti, "geniş bir bakış açısı, fikir zenginliği ve sanatsal güç ile işaretlenmiş yazıları için" 1981 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

Hayatı

25 Temmuz 1905'de, Rusçuk'ta (Ruse, Bulgaristan) yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Elias Canetti, 1905'den 1911'e kadar ailesiyle Rusçuk'ta yaşamıştır. Daha sonra aile İngiltere'ye taşınmış, babanın 1912 yılında vefat etmesiyle ise Viyana'ya gitmişlerdir. Viyana'da aile yeni bir hayata adım atarken, Canetti Ladino, Bulgarca, İngilizce ve biraz da Fransızca konuşabiliyordu. Fakat, sadece 7 yaşındayken geldiği Viyana'dan itibaren genellikle kullandığı dil Almancadır. Gelecekte kaleme alacağı önemli eserlerini de Almanca yazmıştır. Viyana'dan da taşınarak aile sırasıyla Zürih veAlmanya'yada yaşamıştır. 1924 yılında Canetti Almanya'da liseden mezun olur ve kimya eğitimi görmek için aynı yıl Viyana'ya gider. Viyana'da geçirdiği yıllarda ise ömür boyu en büyük tutkusu olacak edebiyatla ilgilenmeye başlar. Viyana Üniversitesinden 1929 yılında kimya lisansını tamamlayarak mezun olur. Daha öğrenciyken yazmaya başlamış ve Viyana'daki edebiyat çevrelerine girmiştir.

1930’ların başlarında ABD’li yazar Upton Sinclair’in yapıtlarını Almanca’ya çevirdi. 1934’te kendisi gibi yazar olan, 1963’te kaybedeceği Veza Taubner ile evlendi. Bu arada Hochzeit (Düğün) ve absürd tiyatronun ilk örneklerinden olan Die Komödie der Eitelkeit (Kibir Komedisi) adlı oyunları yazdı. 1967’de Viyana’da sahneye koyulan Die Befriesteten (Sayılı Gün) insanın öleceği zamanı tam olarak bilmesi durumunda ne olacağını sorusunu soruyordu.Nazilerin Avusturya'yı işgal etmesinden çok kısa bir süre önce Paris'e, Paris'ten de Londra'ya geçti. Hayatının büyük bir bölümünü İngiltere'de geçirdi.1970lere kadar yaşadığı İngiltere'den 1952 yılında vatandaşlık kazanmıştır. 1971’de ikinci evliliğini yapacağı, restoratör Hera Buschor’un işi gereği sık sık geldiği İsviçre’de de bir ev edindiyse de, bu döneme kadar İngiltere dışına hemen hiç çıkmadı. Yazarın Hera Buschor’dan bir kızı olduğunda yaşı altmış sekizdi. Hayatının son 20 yılını Zürih'te geçirdi ve 1994 yılında aynı kentte öldü. Elias Canetti, vasiyeti üzerine ünlü yazar James Joyce'unkinin yanına kazılan bir mezara gömülmüştür.

Başlıca Eserleri
Körleşme

Elias Canetti'nin 26 yaşında kaleme alıp 30 yaşında yayımladığı başyapıtı. Kitap 1935’te çıktı ve kısa bir süre sonra Nazi yönetimi tarafından yasaklandı. Roman yayımlandıktan sonra birçok edebiyat otoritesinin ilgisini çekmiş ve İngiltere, Fransa ve Amerika'da yoğun ilgi görmüştür. Gariptir ki, Almanca kaleme alınmış bu eser Almanya'da uzun süre ilgi görmemiş, ancak 1963'deki üçüncü baskısıyla hak ettiği üne kavuşabilmiştir. Uygarlığın yıkılışıyla insanoğlunun aşağılanması, romanın konusunu oluşturur. Körleşme,“dehşet”in romanıdır. “Yüzyılı gırtlağından yakalamaya çalışan” bu eserde Canetti, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı, döneminin en ünlü sinoloğu olan Prof. Kien ile serimlemeye çalışır. Kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış, insanları değersiz ve küçük gören, Viyana’da 25 bin kitabı ile beraber yaşayan, “odası dünyası kadar büyük” olan Prof. Kien’in tek tutkusu kitapları ve bilimdir. Özellikle kadınlardan nefret etmesine karşın, nasıl oluyorsa, hayatına son derece sıradan, cahil, açgözlü ve bencil bir hizmetçi kadın girer; Therese... Profesör, bu kadından kurtulmaya çalışırken, sineklerden bile değersiz bulduğu, yaşama haklarını bile fazla gördüğü insanların oyuncağı olur ve yıkıma sürüklenir.

Kitle ve İktidar

Canetti "kitle" olgusu ile ilgilenmeye daha 1925 yılında karar vermiştir. Daha sonra 1933 yılında Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesi, Canetti'nin 1925'den beri ilgilendiği "kitle" olgusuyla "iktidar" olgusu arasındaki olası ilişkileri düşünmesine ve çözümlemeye çalışmasına neden olur. Kitle ve iktidar üzerine olan fikirlerini "Kitle ve İktidar" (Masse und Macht) ismiyle 1960 yılında yayımlamıştır. Kitabın ilk yarısı kitlenin değişik türlerinin dinamiklerinin çözümlemesine ayrılır. İkinci bölüm ise kitlenin yöneticilere neden ve nasıl itaat ettiği üzerinde yoğunlaşır. Canetti Hitler’i hükmettiği kitlenin büyüklüğünden başı dönen paranoyak bir yönetici olarak sunar. Yahudilere yapılan zulmü Almanya’nın enflasyon deneyimiyle bağlantılandırmaktadır.

Ödülleri

Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü (1981) başta olmak üzere birçok ödül kazanmıştır. Kazandığı başlıca ödüller :

Foreign Book Prize (1949, Fransa)
Viyana Ödülü (1966)
Critics Prize (1967, Almanya)
Great Austrian State Prize (1967)
Bavarien Academy of Fine Arts Prize (1969)
Bühner Ödülü (1972)
Nelly Sachs Ödülü (1975)
Order of Merit (1979, Almanya)
Europa Prato Ödülü (1980, İtalya)
Hebbel Ödülü (1980)
Kafka Ödülü (1981)
Great Service Cross (1983, Almanya)

Yazar istatistikleri

  • 151 okur beğendi.
  • 576 okur okudu.
  • 55 okur okuyor.
  • 1.308 okur okuyacak.
  • 26 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları