İlk bakışta bir denizcilik serüveni gibi görünen Moby Dick, özünde bir av değil, bir anlam arayışıdır. Melville, okuyucunun zihninde balinaya dair kişisel bir duygu ya da yönelim oluşmasını istemez; aksine, balinayı bireysel değil, evrensel bir kavramsal zemine çeker. Kitap, başından sonuna dek bir şeyi açıklamaktan çok bir boşluk yaratır: okurun bu boşluğu neyle dolduracağını gözlemler. Bu yüzden ansiklopedik balina bilgileri, hayvanın gözlerinden kuyruğuna, vücudundan mitolojideki karşılıklarına kadar uzanır. Kimi zaman sayfalarca süren bu açıklamalar, romanın olay örgüsünü yavaşlatır, hatta unutturur. Ama belki de Melville’in asıl amacı budur: Olayları unutturup okura yeni bir sorumluluk yüklemek, yorum sorumluluğu.
Kitap boyunca karşılaştığımız her karakter balinayla kendi hikâyesi üzerinden ilişki kurar. Kimi onu Tanrı’yla özdeşleştirir, kimi şeytanla. Kimi sıradan bir av olarak görür, kimi bir tehdit olarak. Bu çoklu bakış, Melville’in bilinçli bir tercihidir. Balinayı tanımlamak yerine, onu tanımlamaya çalışan zihinleri betimler. Çünkü bu kitap bir anlatıdan çok bir aynadır. Her okuyucuya kendi korkusunu, saplantısını, anlam yükleme biçimini gösterir.
İshmael, anlatının merkezinde, nötr bir gözlemcidir. Gemiye bir denizcilik acemisi olarak katılır ama zamanla şaşırtıcı bir bilgiyle donanır. Hiçbir şey bilmeyen biriyken, birikimli bir anlatıcıya dönüşür. Queequeg’le olan tanışması bile bu dönüşümün örneğidir. Önce korkar, tiksinti duyar; sonra alışır ve bağ kurar. Bu hızlı geçiş, romanın genel tavrını da özetler: Korktuğun şeye yakından bakarsan, onu tanırsan, artık eskisi gibi korkmazsın.
Kaptan Ahab romanın ilk yarısında neredeyse görünmezdir. Gölgesi vardır ama kendisi yoktur. Melville, Ahab’ı bir tanrı gibi bilinmezlikle sunar. Sahneye geç çıkar, ama