Sabahattin Eyüboğlu

Sabahattin Eyüboğlu

YazarÇevirmen
8.7/10
32bin Kişi
·
138,3bin
Okunma
·
350
Beğeni
·
16bin
Gösterim
Adı:
Sabahattin Eyüboğlu
Unvan:
Türk Şair, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 1908
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Ocak 1973
Edebiyat hayatımızın en önemli kalemlerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu, 1908 yılında Trabzon- Akçaabat’ta dünyaya gelmiştir. Sabahattin Eyüboğlu, yine edebiyatımızın önemli şairlerinden ve aynı zamanda bir ressam olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyidir.
Edebiyatımıza çok sayıda önemli eser kazandıran Sabahattin Eyüboğlu, öğreniminin ilk aşamasını Kütahya’da, liseyi ise Trabzon’da tamamlamıştır. Daha sonra usta yazar, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan bir programın sınavını kazanır. Bu sınav neticesinde Eyüboğlu, Fransa’da bulunan Paris, Dijon ve Lyon üniversitelerinde iki yıl boyunca oldukça önemli dersler alır. Usta yazar, Fransa’da dil, estetik ve edebiyat konusunda iki yıl iyi bir eğitim alır. İngiltere’ye geçen Eyüboğlu, burada İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine çeşitli çalışmalar yapar. Bu eğitimlerin neticesinde donanımlı bir şekilde ülkesine dönen Eyüboğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaya başlar. Akademik yaşama bu şekilde adım atan Sabahattin Eyüboğlu, 6 yıl süreyle söz konusu üniversitede görev yapar. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak müfettişlik yapan usta yazar, o yıllarda ziyadesiyle önemli bir eğitim alanı olan Hasanoğlu Köy Enstitüsü’nde dersler vermiştir. Aynı zamanda da Eyüboğlu, Tercüme Bürosu’nda da birçok görevde bulunmuştur.Eyüboğlu, bu yıllarda akademik kariyeri bir kenara bırakmamış ve Fransa’ya tekrar gitmiştir. Bir süre Fransa’da kalan usta yazar, tekrar ülkesine dönerek İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Karşılaştırmalı Türk- Fransız Edebiyatı adında akademik olarak oldukça önemli bir ders vermiştir. Bir süre sanat tarihidersleri de veren Sabahattin Eyüboğlu, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde 147 akademik kişi üniversitelerden uzaklaştırılmıştır ve bu 

topluluğa Sabahattin Eyüboğlu da müdahildir. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversite’de ders vermeye devam etmiştir. Akademik olarak bu şekilde ciddi bir kariyer yapan Sabahattin Eyüboğlu, 1930’lu yıllarla birlikte yazın yaşamına başlamıştır. İlk olarak dönemin önemli gazetelerinden Hakimiyet-i Milliye de yazılarını yayımlayan Eyüboğlu, daha sonra Tan, Varlık, Ağaç gibi önemli yayınlarda yazmıştır. Sabahattin Eyüboğlu, söz konusu gazete ve dergilerde kaleme aldığı deneme, inceleme ve tenkit yazıları ile edebiyat çevreleri tarafından beğeni toplamıştır. Bu yıllarda dönemin önemli kalemlerinden Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık gibi önemi isimler ile çalışmalar yapan Sabahattin Eyüboğlu, oldukça önemli çeviriler de yapmıştır.

Edebiyatımızın önemli bir yazarı olan Vedat Günyol ile çeviriler yapan Eyüboğlu, 1963 yılında çevirdikleri Devrim Yazıları adlı eser nedeniyle 142. madde kapsamında yargılanmıştır. Ancak mahkeme beraat kararı vermiştir. Böylece birçok usta yazarın yargılandığı 142. Madde usta yazar Sabahattin Eyüboğlu’nu da atlamamıştır. 27 Mayıs Darbesi’ne ek olarak usta yazar, 12 Mart Darbesi’ni de yaşamıştır. 12 Mart Darbesi ile kurulan sıkıyönetim erkleri tarafından Azra Erhat, Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu, gizli komünist örgüt kurma suçu ile tutuklanmıştılar, ancak mahkemeler neticesinden beraat etmişlerdir. Usta yazar, 13 Ocak 1973 tarihinde arkasında dev bir kültür mirası bırakarak İstanbul’da yaşama veda etmiştir.

Yazın Hayatı:
Sabahattin Eyüboğlu, yaşamı boyunca birçok eser kaleme almıştır. Çok yönlü bir sanatçı olarak edebiyatımıza ve belgesel film dünyamıza önemli yapıtlar kazandırmıştır. İlk olarak 1930′’lu yıllarda yazılarını önemli dergi ve gazetelerde yayımlayan Sabahattin Eyüboğlu, çevirileriyle de dilimize oldukça önemli eserler çevirmiştir. Dünya edebiyatından dilimize aktarılan birçok eserde Sabahattin Eyüboğlu’’nun muazzam çevirileri günümüzde dahi en başarılı çeviriler arasında başı çekmektedir. Usta yazar, Platon’un Devlet adlı yapıtını dilimize aktarmış ve bu çeviri 1959 Türk Dil Kurumu çeviri ödülünü kazanmıştır.

Bunun yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, Türk kültürü konusunda da alışılmışın aksine derin çalışmalar yapmıştır. Bu konuda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve Azra Erhat ile önemli kültür alanında Anadolucuk adı verilen bir fikir ortaya çıkarmıştır. Edebiyat tarihimiz için son derece önemli bu çalışmalarının yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, sinema tarihimizi de etkilemiştir. Usta yazar Eski Anadolu temalı 11 adet belgesel sinema filmine imza atmıştır. Söz konusu serinin ilk belgeseli Hitit Güneşi, uluslararası bir platform olan Berlin Film Şenliği’nden 1957 yılında ikicilik ödülü kazanmıştır. Sinema tarihimiz için son derece büyük bir önem arz eden bu filmler sırası ile şu şekildedir; Hitit Güneşi, Siyah Kalem, Karanlıkta Renkler, Anadolu’da Mozaikler, Nemrut Dağı Tanrıları, Ana Tanrıça, Anadolu Yolları, Eski Antalya’nın Suları, Surname, Karagöz’ün Dünyası ve Yaşamak İçin adlı filmlerdir. Aynı zamanda denemeleri ile büyük bir edebiyat yaratan Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara adlı deneme eseri ile 1960 Nurullah Ataç Armağanı’nı almıştır.

Bazı Eseleri;
Deneme ve İnceleme Eserleri:
• *Sanat Üzerine Denemeler
• *Yunus Emre’ye Selam
• *Mavi ve Kara
• *Diyelim Söz Arasında
• *Pir Sultan Abdal
Yeni bir düşünceyi söylemek isteyen gence şu öğütleri veren, hala ne kadar çok:" sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı? Softalar saldıracak adam arıyor! Sin külahın görünmesin." Genç:"Ama başkaları söylüyor" derse: canım, denir onlar zamanın istediğini söylüyor, öylesini sen de söyle"
"Köy Enstitüleri bu memlekette kurulmuş, kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici, kelimenin tam anlamıyla milli eğitim kurumlarının başında gelir. İlkin bu kurumlarda taklitçilikten kurtulup çağdaş dünya görüşüyle kendi koşullarımıza uygun, varlığımızın köklerine giden bir yol bulmuşuz.Tüketici okuldan üretici okula geçmişiz, ezberciliğin yerine yaşayan, yaşatan bilgiyi koymuşuz; insanoğlunun seve seve, sevine sevine de çalışacağını, işe koşacağını kanıtlamışız; işçilikle öğrenciliği birleştirerek her ikisini de angarya olmaktan kurtarmışız; yeşermez bozkırları yeşertmeye başlamışız. Sonra. Sonra kendi yaptığımızı düşmanımız gibi yıkmışız."
Demek doğruya erişenin susması denize ulaşan ırmakların susması kadar tabii imiş. Öyle ya, madem doğruyu bildin, hakkı buldun, bir anlamda Tanrılaştın demektir ; sen de onun gibi sessiz derinliklere çekilir oturursun.
Köy Enstitüleri Atatürk'ün Hayatta en hakiki mürşit bilimdir sözünü ve Türk köylüsünü karanlıktan ve kulluktan kurtarma istemini ciddiye alan eğitimcilerimizin kenarda köşede cömertce harcandıkları gösterişsiz bilim çabalarının sonuçlarıdır.
Mustafa Kemal bir bilim adamı değildi; ama en büyük isteği sözde bilimin yerine gerçek bilimi getirmek oldu. ''Hayatta en hakiki mürşit ilimdir'' sözünü süs diye yazılmak için değil, bütün hayatını, zaferlerini ve devrimlerini bu gerçekle yoğurduğu için söyledi.
Yürü yürü, yalan dünya
Yalan dünya değil misin?
Yedi kere ıssız kalıp
Dolan dünya değil misin?
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 31 - Çan Yayınları 1966
"Dostlukları bozanların başında dost olamayanlar gelir. Kendi varamadıkları cömert bir bağlılığı başkalarında gördüler mi, ya inanmaz, ya kıskanır, ya da bu duygu birliğinin çıkardığı aydınlıktan yarasalar gibi ürkerler."
585 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Ve kitap biterdi...
Yenisini kıskandıracak kadar biterdi...
Hemen başlatmazdı seni başka bir kitaba...
Sevilmek, sayılmak ve en önemlisi sindirilmeyi isterdi sizden...
Kim olacak... Oblomov...
Yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov deyim yerindeyse yıldırım gibi düştü içime... Kitabını okurken Oblomov' un, Oblomovluğunu(tembellik, eylemsizlik, atalet hali) bırakması için saçlarınızı yolarsınız. Sinirlenirsiniz bazen, "pes doğrusu" dersiniz, hiddetlenirsiniz belki ama yine de diğer yarınız büsbütün yok edemez Oblomov' u. Çünkü o Nietzsche' nin Üst-insan' ıdır.
Bizler şimdiki dönemin, teknolojinin, kültürlerin eserleriyiz. Yüz yıl önce kadının tek başına sokakta yürümesi ayıpken bugün kadınlar CEO olabiliyor. Koskoca bir sirketi idare ediyor, hakkıyla. Fakat "gelişmişliğin" göstergesi bu değildir. Bu olması gereken bir durumdur. Oblomov' u soracak olursanız işte o burjuvazi toplumunda, doğuştan bir burjuvazi olarak dünyaya gelen proleterya ruhuna sahip biri. Bana göre Oblomov' un tanımı budur.

~~Onu seviyorum~~

Oblomov sıradan bir karakter değil. O, benim hayatımda bulunan ve bulunacak gerçek insanların ruhî bir simgesidir...

Okuyun,okutun arkadaşlar.
188 syf.
·Puan vermedi
William Shakespeare’in 400 sene önce yazdığı tregedyası. Hamlet aynı zamanda yazarın en uzun eseeri ve dünya üzerinde en çok oynanan tiyatrosu dur. Kitabın içindeki dram herkese dokunması bakımından etkileyici kılıyor
632 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10 puan
Sahi nedir Oblomovluk?
Salt tembellik olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa kurulu düzene karşı bilinçli olarak hiçbir şey yapmamaya odaklanarak bitip tükenene kadar kendi içine kapanmak mıdır?

Bu kitabı okuyup da oblomovluk kavramıyla meşgul olmayan, kendinde oblomovluk belirtisi var mı diye düşünmeyen yoktur sanırım. Biraz şakayla karışık, biraz özeleştiri içeren, ama daha çok yapılmayanlara bahane olarak kullanılmak üzere son derece kullanışlı olan bu kavram, Gonçarov tarafından bize miras olarak bırakılmış. Tembelliği bir felsefe haline getirip zor durumda kullanalım diye :))

Kahramanımızın kayıtsızlığı öyle doğal bir durumdur ki ; "Uzanmak, İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş insanlarda olduğu gibi bir zorunluluk, ne de yorgun bir kimsedeki gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir zevkti; bu onun doğal haliydi.” Dedirtir, yazarımıza.

Oblomovluğun ne olduğu hakkında, kendinizi de yargılamak isterseniz kitabını bile yazmışlar efendim. Buraya not düşmüş olalım. Oblomovluk Nedir? Dobrolyuvov

İnsan doğuştan tembel midir, çalışmak için ihtiyacı olan güdü kendi içinde var mıdır?
İnsan doğası, motivasyon ve çalışma güdüsü ile ilgili olarak Mc. Gregor’a ait X ve Y teorileriyle ilgili olduğunu düşünüyorum bu kayıtsızlık eyleminin.

X teorisine göre; İnsanlar çalışmayı sevmez, sorumluluktan kaçınır. Mecbur kalıp zorlanmadıkça bir eylem yapma güdüsüne sahip değildir.
Y teorisine göre ise; Fiziksel ya da zihinsel çalışma, oyun ya da dinlenmek gibi doğaldır. Ve insanlar başka engellerle karşılaşmadığı sürece çalışıp üretmek isterler.

Bu iki zıt fikrin aynı teorisyen tarafından ortaya atılmış olması gibi, kitapta da Oblomov ve Stolts karakterleri üzerinden iki ayrı dünyayı izleme imkânı buluyoruz. Burada Oblomov ve Ştolts’un yetiştirilme tarzlarının ne kadar birbirine taban tabana zıt olduğunu ve çocuğun gelecekteki yaşamı hakkında ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. Bir tarafta korumacı, steril bir yetiştirme tarzı, diğer tarafta ise kendi ayakları üzerinde duracak şekilde yetiştirilen çocukların hayatına ne kadar etki edebileceği çarpıcı şekilde ortaya konmuştu.
Kitap klasik bir Rus romanı gibi diyalog ağırlıklı, akıcı bir anlatımla bizi Oblomov’la tanıştırıyor önce. Bir tiyatro sahnesi gibi alakalı, alakasız bir sürü insan eve girip çıkarken, kahramanımız yatağında yatmaya devam ediyor. 213. Sf ya kadar da çıkmıyor yatağından. Neden? Plan yapıyor çünkü. Neler yapacağını planlaması lazım önce. Hem dışarısı soğuk, bu yüzden çıkmak istemiyor. Gözlerini kapayan maymun gibi yorganı üzerine çekmek istiyor sadece. Hem yaşamak dediğin nedir ki; işe gitmek, çalışmak, dedikodu yapmak insan doğasına uygun mu? Yaşamaya zaman kalmaz yoksa. Yaşamak dediğin plan yapmak ve sıcak yatağında yatmak olmalı…

Gonçarov romanı yazarken sabrı zorlanmış mıdır, bilemiyoruz. Ama tembelliğin bu kadarına okurun sabretmesinin zor olduğunu söyleyebiliriz. Okur; “Bu kadar da olmaz,” diyebilir. Ama kahramanımız bizi zorlamaya devam ederken, yazarın bu miskinliğin kötü olduğunu bize direkt söylememesini çok değerli buluyorum.

Edebiyatı değerli kılan bu tarafsızlık hakkında Çehov; “At hırsızlarını tasvir ederken benim, ‘at çalmak kötü bir şeydir’ dememi istiyorsun. Ama bu zaten ben söylemeden de yıllardır bilinen bir şey. Bırakın yargıçlar yargılasın onları; benim görevim sadece onların ne tür insanlar olduğunu göstermek,” demiştir.

İşte yazarın buradaki tarafsız duruşu bizi Oblomov’u anlamaya, kahramanın olumlu ve olumsuz yönlerini görmeye çağırır.
Kitabın felsefi arka planının sadece bu iki karakter davranışlarıyla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Olga ve İlya İlyiç arasındaki sevgi/aşk ve evlilik sorgulamaları da bir deneme kalitesinde iddialı fikirlere sahipti. İlk önce parkta baş başa yapılan uzun diyaloglarla ve sonra mektupla devam eden bu sorgulamalar iki kahraman üzerinden çok kuvvetli mesajlar veriyor bizlere.

Yine Stolts ve Olga evliliği üzerinden durağanlık ve mutluluğun ne olduğu çok güzel aktarılıyor. Kendi evliliklerini değerlendirirken kullanmış oldukları; “Mutlu değilim doğru. Mutluluğumun çok fazla oluşu mutluluk duymama engel oluyor,” ifadesi son derece çarpıcıydı. Aynı zamanda ortak arkadaşlarının düştüğü duruma üzülerek dışarıdan bir bakışla yapmış oldukları yorumların kitabın bütünlüğüne katkı yapmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bunların dışında kitap boyunca kadın-erkek ilişkilerinde ahlaki endişelerin yoğun şekilde işlenmiş olması ve dindarlık vurgusu benim dikkatimi çekti.

Gonçarov diğer Rus yazarları arasında bilinme ve okunma oranları çok daha düşük olsa da; Diyaloglar ve karakter yaratma konusunda öncü olan ve Dostoyevski’nin de kendisini örnek aldığını söylediği bir yazardır. (Tabi burada Gonçarov’un yazmış olduğu eserlerin sayıca daha az olduğunu da ilave etmemiz gerekir.)

Son olarak kitapta kullanılan benzetmelerin ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Örnek vermek gerekirse;
- Yanlışlıkla kötü bir dala konduğunu görerek ürken bir kuş gibi,
- Tıpkı kendiliğinden olup yere düşmeyen elmalar gibi,
- Tıpkı köpeklerin bazen pencereden, başlarını güneşe verip bütün gelen geçeni dikkatle süzmeleri gibi...

Kitap hakkında ilave etmek istediğim son not ise, Gonçarov’un bu kitabı bir ayda yazmış olması. Tembelliğin felsefesini bu kadar derinden anlatan bir kitap nasıl bu kadar kısa sürede yazılmış diye düşünmeyin sakın. Gonçarov bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu büyük romanın bir ay içinde yazılmış olması olanaksız görünebilir. Ama unutmayın ki, bu kitabı yıllarca kafamda yaşadım; onu yalnızca kağıda geçirmek kalmıştı.” Yani dememiz o ki, Oblomovluğun izini sürecek olursanız yazardan başlamanızı öneriyoruz :)

160 yıl önce yazılmış olan bu eserin hala canlılığını koruması ve 619 sayfalık bu kitabın okuru sıkmadan aynı lezzetle okunması da hem yazarın başarısı, hem de oblomovluğun hâlâ sürdüğünün kanıtı olabilir.

Ara sıra kendimizi bir yoklamalıyız belki de, yapılması gereken bir şeyi ertelediğimizde veya bahaneler bulmaya başladığımızda çocukluğumuzdan gelen bir miskinliğe rastlarsak, bunu bizim çözmemiz gerekir. Stolts yok çünkü hayatımızda…

Keyifli okumalar :))
314 syf.
·2 günde·10/10 puan
İçimde parça parça yazılardan oluşan bir deneme yazma isteğim her zaman vardı. Derken denemeler deneme yazarları vesaire karıştırırken Michael de Montaigne çıktı karşıma. Bu işin piri bu dediler. Açtım okudum. Hani derler ya Alem var alem içinde öyle birşey. Okurken her parçada kendinize ait birşeyler bulmak mümkün. Zaten denemenin içeriği hayattan kesitler desek yanlış olmaz. Güzel bir okuma oldu benim için. Sizi de bu deneyime davet etmek istiyorum. İlk fırsatta okuyun derim çünkü ben tekrar okumayı o lezzeti tekrar tatmayı düşünüyorum.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
302 syf.
2 gündür okuyacak kitabım yok. Bu yüzden kütüphanemin en kıymetlilerinden olan ve sürekli kütüphanemden işmar eden, kaçıncı defa okuduğumu bilmediğim Denemeler kitabına tekrar başladım. Her okurun hayatında anlam yüklediği, içinde kendini bulup, hayatının bir basamağına koyduğu kitaplar vardır. Denemeler kitabı da benim için o kitaplardan biri. Çünkü hayatının en zorlu (Dört çocuğunu da bebekken kaybeden ve böbrek sancıları yüzünden 38 yaşındayken şatosunun duvarları arasına çekildiği ) döneminde büyük acılar içinde yazdığı bir kitapta bu kadar pozitif olan biri örnek insandır. Bu kitabı okurken kendime tahammül etmeyi, kendimi sevmeyi, umutsuz olmamayı ( etkisi sadece kitap bitene kadar sürsede :)) öğreniyorum. Onca sıkıntıya rağmen hayatta tutunacak bir dal olduğuna inanan ve bunu okuyucuya yansıtan nadir isimlerdendir Montaigne.


Edebiyata deneme türünü kazandırmış isimlerin başında olan Montaigne, "Les Essais" (Denemeler) adını verdiği bu eserinde insanlığa değil, kendine mesajlar verdiğini, sadece kendini anlattığını, kendi kendisiyle sohbet ettiğini söyler. Hatta kitaba "Kısacası okuyucu, kitabımın özü “benim”.Boş vakitlerini bu sudan ve anlamsız konuya harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun. (Sayfa: 26) ” diyerek sadece kendi deneyimlerini anlattığını baştan vurguluyor.
En alçak gönüllü hali ve mütevazi bir şekilde amacının insanlığa hitap etmek olmadığını, kendi kendisiyle sohbet ettiğini söylese de alttan alta genele mesajlar verir, yol gösterir. Herkesin içinden kendine bir pay çıkarmasını sağlar.


Deneme türünde yazılmış kitapta 107 yazı, makale bulunuyor. Yayımlandığı günden beri en önemli aydınların, yazarların başucu kitabı olan Denemeler, çoğu felsefe, eğitim konularına değinen ve Ortaçağ dogmantizmini yıkan bir aydınlanma kitabıdır. Montaigne kendi çağının çok ötesinde düşüncelere, fikirlere sahip, ileri görüşlü bir düşünür olduğundan dolayı, hümanist kültürün en önemli kaynaklarından biri sayılan bu kitap 16. yy' dan bu tarihe kadar hala geçerliliğini ve bir başucu referans kitabı olma özelliğini koruyor.


Montaigne, Denemeler kitabına hayatının en zorlu zamanlarını geçirdiği dönemde başlayıp, ölene kadar yazmaya devam etmiştir. Kitaba sürekli olarak yeni yazılar eklemiş ve 3 farklı basıma sebep olmuştur bu da. Tek kitabı olan ve tüm hayatını bu kitabı yazmaya adayan Montaigne " Ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni yaptı " der.


Montaigne, kendini kendisini tanımaya adamıştır. Hayat felsefesi "Kendini Tanı" olan düşünür, dünyada belki de bunu en iyi başarmış insandır. Oturup inatla, sabırla kendini, her halini gözlem altına almıştır. Uykusunda bile kendini rüya görürken ne halde olduğu konusunda merak etmiştir. Bu yüzden kendi kendini uyur ve rüya görür halde yakalayıvermek için uşaklarına gece onu aniden uyandırmalarını tembih edermiş.


Montaigne göre her insan kendisi için bir derstir, sınavdır. Yeterki onu görebilmeyi, anlamayı öğrensin. " Benim yaptığım şey, bildiklerimi söylemek değil" diyor Montaigne " Kendimi öğrenmek. Başkasına değil, kendime ders veriyorum. " Buna benzer aforizma da diyebileceğimiz çok anlamlı sözlere kaynaklık ediyor, bu kapsamlı eser. Herkese hitap edecek ve sıkılmadan okunacak bir kitap...
632 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitap tam 10 gün önce bitti. Okurken bile içinde yazılanlar beni o kadar etkiledi ki kitabı yaşayarak okudum diyebilirim. O kadar olayların içine kendimi kaptırıp hissederek okuyordum, öyle ki evde annem işlerini yaparken, annemi hele işi bırak gel de kitapta neler neler yazıyor sana da okuyayım dedim. Annem tabi Türkçe çok az biliyor, Kürtçe konuşur, gel gel dedim sana okuyup Kürtçe anlatacağım, yada çevirisini yapacağım:), geldi oturdu. Kitabın şu satırlarını okuyup tercüme ettim;
''Bir de yaşlılara bakalım. Buluşurlar, birbirlerini yemeğe davet ederler, ama aralarında ne konukseverlik vardır, ne nezaket vardır, ne de karşılıklı sevgi. Toplantılarına daireye gider gibi soğuk soğuk, neşesiz giderler. Bütün maksatları aşçılarının ustalığını, salonlarını göstermek, alay etmek, birbirlerinin ayağını kaydırmaktır... İsim için, şöhret için birbirlerine gidiyorlar.''
Anneme bunları deyince; ''Çok doğru oğlum demek ki; eskiden de insanlar şimdi ki gibiymiş bir farkları yok.''
Evet insanlarda hala aynı hırs, aynı çekememezlik, aynı kıskançlıklar hele hele aynı iki yüzlülükler devam ediyor. Bundan dolayı da hala dünyada acı, zulüm hüküm sürüyor.
Hele Oblomov ve Oblomovka gerçekten mükemmel karekter ve yer. Hepimiz de Oblomov'luk var, kiminde az kiminde çok.
Hele kitap bittikten sonra bir işim oluyor mesela, ya sonra yaparım diyorum, uyuşuklukta bulunuyorum hemen Oblomov geliyor aklıma, yok yok hemen yapmalıyım ben öyle değilim diyorum. Hayatıma o derece etki eden bir kitap oldu. İçinde hüzün dolu bir aşk hikayesi de barındırıyor. O aşk hikayesini okurken ki yapılan tasvirler ve anlatımlar beni çok etkiledi.
Teşekkürler İvan Aleksandroviç Gonçarov...
Son olarak peygamber efendimizin hadisini ve Mevlanın şu sözlerini hatırlatalım ve bitirelim incelemeyi;
Hadis: “Yarın yaparım, yarın yaparım diyen helak olmuştur”

Mevlana;
“Yarın yaparım diyorsun kaç tane yarın geçti hayatında
Kaç tane yarın geçti ne yaptın ki yarın yarın diyorsun “
392 syf.
·2 günde·Puan vermedi
İnsanlarin 3 bin yıl evvel tartıştığı,sorguladığı şeyleri biz hala sorgulayamıyor,sorgulamayı akıl edemiyoruz. Sorgulamayı teşvik etmeyi bırak,sorgulamaya engel bir eğitim sistemiyle bunlardan haberdar olmak bile iyi bir sey.
Aynı toprak parçası üstünde yaşadığımız insanlar bir dünyaya yetecek kadar filozof yetistirirken, bizde felsefe yapanlara deli gözüyle bakılıyor ki zaten düşünen adam heykelinin akıl ve ruh hastalıkları hastanesinin önünde bulunması da buna en büyük kanıt.
Neyse, sevgili deli arkadaşlarım bu kitaplari okuyun, okutun bu ülkeyi belki de biz deliler kurtaracağız...
314 syf.
·17 günde·Beğendi·10/10 puan
Nasıl bir inceleme yapmalıyım ki bu kitabın hakkını verebilirim diye düşünüyorum, hatta sadece düşünüyorum bir adım öteye gidemedim çünkü.
Denemeler..
İlk okumam da çok beğendiğim doğruydu fakat ikinci okuduğumda büyülenmiş gibi hissettim, her zaman masamda duran tek kitap, gün içinde elime alıp altını çizdiğim yerleri yeniden yeniden okuyup doyamadığım tek kitap...
Her sayfada, her cümlede, evet evet hatta her kelime de bir anlam bulup düşündüğüm kitap.
Önsoz de geçtiği gibi;" bir kez daha anladım ki insan gibi tükenmez bir maden bu Denemeler. Okuyup bir köşeye bıraktığınız kitaba Montaigne gizlice gelip bir şeyler daha ekliyor sanki zaman zaman."
Evet bu kitap tam da öyle.
Düşünce derinliği, bilgi zenginliği, hayatla olan bagdastimalar, gerçekler, surukleyiciligi her şey o kadar mükemmel ki..
Tam kafa dengim olan Montaigne ile güzel bir keşfe çıktım; yer yer derinlere daldım yer yer su yüzeyindeydim ama şundan eminim ki denemeler koskoca bir okyanus ise ben o okyanusta ki küçük bir su damlasiydim, her okuyuşumda yeni yeni anlamlar bulup daha derinlere yüzecegimden şüphem yok beğenerek incelediğim bir kitap oldu bu da beni denemem oldu
217 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bir başka incelemeden daha selamlar ola kikirikler.. Hemen uyarayım ki bu inceleme ister istemez uzun olacak .. Aslında her ne kadar bu kitabı hiç okumamışlar ve okumayı düşünmeyenler dahi olsa , bu eser hepimizi , biz bilmesek de ilgilendiriyor .. Nasıl mı ? Başlayalım öyleyse ..
Okuyacak olduğunuz hikaye, bir isim ile beraber bir ülkede start alıyor .. Avrupanın yükselişi..Güçlü krallar yeni yeni meydana iniyor .. Ateşli silahlar egemenliği ele almış ,şıkır şıkır zırhlarının içinde halen daha at koşturan ÇİKİ ÇİKİ süvariler var ama eli silahlı piyadeler onların son kullanım tarihlerini belirlemek üzereler .. Çekik gözlü gavur Çinliler odun kömürü , kükürt ve güherçileyi "bahçelerde börülce oynar gelin görümce" diyerek bir araya getirmiş , barutu icat etmişler .. Nerede miyiz ? İlerleyen dönemlerde Kutsal Roma' nın bir zamanlar hüküm sürdüğü topraklarda hak iddaa edecek olan Mussolini' nin memleketi İtalya' da.. Sene 1500 ler .. Bahsedeceğim şahıs aslen bir siyaset kuramcısı .. Çocukluğu Michalengelo ' nun çamura ve kağıtlara can verdiği dönemlere rastlıyor ( sözde ciddi olacaktı bu inceleme ama Mikelanj diyince sizin de aklınıza Öztürk Serengil gelmedi mi? dayanamadım valla napam ? =)) )..O sıralarda Floransa ' da borusu öten aile Mediciler..Hani şu banker aile ..Para bunlarda , canlı bunlarda anlıyacağınız o zamanlar.. Bu arkadaşımız da yanlış hatırlamıyorsam on dört, on beş hadi taş çatlasın on altı sene bu aileye karşı katı bir duruş sergileyen bir hükümetin sözcülüğünü , sekreterliğini yürütüyor .. Bir GS vs FB sendromu işte sen anla! Gün geliyor devran dönüyor, horoz dönüyor tavuk öpüyor ve bizimki işini kaybediyor .. İktidarda Mediciler ..Bunu alıp hapse atıyorlar komplo kurdun sen diyerek ..Bir süre işkence görüyor , uzun müddet hapiste yatırıyorlar ama adalet gereği kanıt yetersizliğinden kız kaçıran edasıyla serbest kalıyor arkadaşımız .. Tabi öncesinde Papanın oğlu Cesare Borgia 'nın kendisine karşı gelenlerin ümüğüne nasıl çöküp boğdurduğunu bir bir görüyor .. Kanın ve diktanın tadını alıyor .. İşte bu serbest kaldığı sıralarda hemencik iki kitap yazıyor bizimki..Birini millet sallamıyor o zamanlar ama konusu eskiye özlem ve eski Roma ile alakalı .. Diğeri ise Il Prince (Prens işte =) ). Bu , dini kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmayacak din simsarı ve otorite özlemiyle yanıp tutuşan güzide kardeşimiz İtalya ' da cumhuriyet kavramına KÖKÜNDEN karşı o dönemde..İtalya' yı ancak ve ancak bir despot bir araya getirebilir ona göre . Bu despotu da şöyle tanımlıyor : Papa kadar yalancı , oğlu kadar acımasız .. Şunlar da kendisine ait cümleler : HİÇ KİMSE PAPA KADAR AĞIRBAŞLI BİR BİÇİMDE ŞEREF SÖZÜ VERİP , VERDİĞİ SÖZDEN BÖYLESİNE ÇABUK DÖNEMEZ...1527 ' de öldüğünde İtalya' nın onun sözünü ettiği türden bir hükümdara sahip olamayacağı çok açıktı (en azından o dönemler)..Kim mi idi bu arkadaşımız ? Az sabır... =)))

Thomas More ise onun Prens ' i yazdığından tam 3 sene sonra , şu an incelemesini yaptığım bu kitabı yazdı .. Bildiğim kadarıyla hiç karşılaşmadılar ve hiç tanışmadılar da .. İkisi de Avrupa ' nın yükselişe geçtiği dönemlerde bu emekleyen ulusların zayıf ve güçlü yanlarını gayet iyi analiz ettiler .. More çok parlak bir kariyere ve parlak biz zekaya sahipti..Yirmisinde başarılı bir avukat iken , yirmilerinin ortasında parlamentoya girdi..Burada bir yasa tasarısı tartışılırken VII. Henry ' ye öyle bir ayar verdi ki , kral More ' un babasına hatırı sayılır bir para cezası vermek zorunda kaldı.. Sonrasında gelen VIII. Henry ise kendisini gayet seviyordu ve onu Adalet Bakanı olarak atadı..Gel zaman git zaman sonra More yukarda da belirttiğim gibi Ütopya' yı kaleme aldı .

Yunanca bir kelime ..Tüm koşulların , şartların güzel olduğu yer demek katharevousada (eski yunanca.. bkz : yunan dili okumuş olmanın yararları=) ).. Biz böyle bir yer olmadığı için dünya üzerinde , YALANYA da diyebiliriz =)) Bu kitapta , Thomas abimiz dönemin krallıklarının ardına düştüğü sonu gelmez askeri şöhret ve budalalıkları hicvediyor Portekizli bir gezginle sohbet ediyorum diyerek..Kralın yanındaki şakşakcıları topa tutuyor.. Diyor ki ; bırak artık savaşmayı ey eşşek Fransa kralı !! Elindekilerle yetin , halihazırda elinde olan topraklara bak ..Onlar sana zaten yeter!! Savaşla uğraşana kadar halkınla ilgilen , onların refahını sağla ..Ve ekliyor hemen "Tabi hiçbir kral buna yanaşmayacaktır!" Peki nasıl bir yerdir bu Yalanya pardon Utopia? Ne var orada ? Nasıl bir zihniyet egemen?
* Utopya' da kral yok .. Bir seçilmişler meclisi var .. Dolayısıyla çoğunluğun rızası ile alınan kararlar söz konusu ..
* Savaştan nefret ediliyor .. Savaş ancak meşru müdafa söz konusu olduğunda bir seçenek onlar için.. Mutlaka savaşmak gerekirse de komşuları PARAYATAPANLAR ' a para vererek kendileri adına savaştırıyorlar (sanırım o dönem , dış borçlarını savaşarak kapayan İsviçrelilere bir kapak yapmış More amcamız burada =) )
* Meclisin en büyük görevi sağlık , eğitim ve su işleri (su diyince garibine gitmesin emmoğlu..o dönemler din-tarım toplumu ortamlar =) )
* Aslen komunizm benzeri bir sistem bu ve herşey ortak..Herkes aynı şeyleri giyiyor ve on senede bir evini değiştiriyor..
* Üretici ve çiftçinin ensesinde boza pişirip vergi alan feodal beyler , lordlar falan yok..
* İş paylaşımı söz konusu lakin ağır işleri mahkumlar yapıyorlar.
* Kimse paraya değer vermiyor , örneğin mücevher takmıyor..
* Buraya çok dikkat !! Avukatları yok çünkü ONLARI ,ASIL İŞLERİ SORUNLARI GİZLEMEK OLAN İNSANLAR olarak görüyorlar ..

Bu kitabı ilginç kılan aslında bahsettiklerinin keskinliği veya tartışılabilirliği değil , zihinde yarattığı KUŞKULAR.. Thomas More yaşadığı dönemde , BİZİM İTALYALI ESAS OĞLANIN AKSİNE , gücün tek bir elde toplanmasından kaynaklanacak sorunları gayet iyi analiz etmiş .. Olası savaşları önceden görmüş baba - oğul Henryleri yakından tanıdığı için..
Esas oğlanımız ise yeni yeni serpilen ve kaba kuvvetle hükmedecek ulusları betimlemiş ve İtalya' nın bu uluslardan biri olacağını ummuş idi.. Thomas More ise bunun tam karşısındaydı ..O belirginleşen , gücü tek elde toplayan ulusların yaratacağı tehlikelere karşı uyardı.. Veeee tahmin edileceği üzere More ' un bahsettiği sistemi pek azı uyguladı..Avrupalılar, Il Prince 'in yolundan gitmeyi seçtiler ..Dünyayı keşfedenler , sömürecek olanlar şiddet yanlısı ve açgözlü MACHIAVELLI taraftarıydılar : Tüccarlar - Askerler ve Hükümdarlar..Sonrası mı ? Dünyanın neresinde olursanız olun .. Kafanızı kaldırıp alıcı gözüyle bir bakın çevrenize .. Tv den medyaya ,eğitim öğretim birimlerinden tutunda sağlık sistemlerine dek bu sistemin izlerini göreceksiniz..

NOT : bir kaç kelam daha edicem ama "Mazot ikmali" yapmam lazım =)) Bakkala gidip gelem az sürtem dışarlarda ayazı ağzıma yüzüme yiyip =))
250 syf.
·3 günde·Beğendi
Dünya Düşünce Tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Thomas More'un Utopia'sı; 1516'da kaleme alınmıştır, var olmayan,kurgusal bir adada geçmektedir. İnsanların eşit olduğu, toplumsal sınıfın ve özel mülkiyetin olmadığı; insanların refah içinde ve mutlu yaşadığı adada suçların da minimuma indiği gözlenmektedir. More kitabında ütopyalıları ve onların yaşam biçimlerini anlatarak, döneminin İngilteresi'ne de bir eleştiri getirmektedir. Kitaba odaklanarak okuduğunuzda zevk alacağınıza inanıyorum. Kesinlikle tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabahattin Eyüboğlu
Unvan:
Türk Şair, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 1908
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Ocak 1973
Edebiyat hayatımızın en önemli kalemlerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu, 1908 yılında Trabzon- Akçaabat’ta dünyaya gelmiştir. Sabahattin Eyüboğlu, yine edebiyatımızın önemli şairlerinden ve aynı zamanda bir ressam olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyidir.
Edebiyatımıza çok sayıda önemli eser kazandıran Sabahattin Eyüboğlu, öğreniminin ilk aşamasını Kütahya’da, liseyi ise Trabzon’da tamamlamıştır. Daha sonra usta yazar, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan bir programın sınavını kazanır. Bu sınav neticesinde Eyüboğlu, Fransa’da bulunan Paris, Dijon ve Lyon üniversitelerinde iki yıl boyunca oldukça önemli dersler alır. Usta yazar, Fransa’da dil, estetik ve edebiyat konusunda iki yıl iyi bir eğitim alır. İngiltere’ye geçen Eyüboğlu, burada İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine çeşitli çalışmalar yapar. Bu eğitimlerin neticesinde donanımlı bir şekilde ülkesine dönen Eyüboğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaya başlar. Akademik yaşama bu şekilde adım atan Sabahattin Eyüboğlu, 6 yıl süreyle söz konusu üniversitede görev yapar. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak müfettişlik yapan usta yazar, o yıllarda ziyadesiyle önemli bir eğitim alanı olan Hasanoğlu Köy Enstitüsü’nde dersler vermiştir. Aynı zamanda da Eyüboğlu, Tercüme Bürosu’nda da birçok görevde bulunmuştur.Eyüboğlu, bu yıllarda akademik kariyeri bir kenara bırakmamış ve Fransa’ya tekrar gitmiştir. Bir süre Fransa’da kalan usta yazar, tekrar ülkesine dönerek İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Karşılaştırmalı Türk- Fransız Edebiyatı adında akademik olarak oldukça önemli bir ders vermiştir. Bir süre sanat tarihidersleri de veren Sabahattin Eyüboğlu, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde 147 akademik kişi üniversitelerden uzaklaştırılmıştır ve bu 

topluluğa Sabahattin Eyüboğlu da müdahildir. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversite’de ders vermeye devam etmiştir. Akademik olarak bu şekilde ciddi bir kariyer yapan Sabahattin Eyüboğlu, 1930’lu yıllarla birlikte yazın yaşamına başlamıştır. İlk olarak dönemin önemli gazetelerinden Hakimiyet-i Milliye de yazılarını yayımlayan Eyüboğlu, daha sonra Tan, Varlık, Ağaç gibi önemli yayınlarda yazmıştır. Sabahattin Eyüboğlu, söz konusu gazete ve dergilerde kaleme aldığı deneme, inceleme ve tenkit yazıları ile edebiyat çevreleri tarafından beğeni toplamıştır. Bu yıllarda dönemin önemli kalemlerinden Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık gibi önemi isimler ile çalışmalar yapan Sabahattin Eyüboğlu, oldukça önemli çeviriler de yapmıştır.

Edebiyatımızın önemli bir yazarı olan Vedat Günyol ile çeviriler yapan Eyüboğlu, 1963 yılında çevirdikleri Devrim Yazıları adlı eser nedeniyle 142. madde kapsamında yargılanmıştır. Ancak mahkeme beraat kararı vermiştir. Böylece birçok usta yazarın yargılandığı 142. Madde usta yazar Sabahattin Eyüboğlu’nu da atlamamıştır. 27 Mayıs Darbesi’ne ek olarak usta yazar, 12 Mart Darbesi’ni de yaşamıştır. 12 Mart Darbesi ile kurulan sıkıyönetim erkleri tarafından Azra Erhat, Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu, gizli komünist örgüt kurma suçu ile tutuklanmıştılar, ancak mahkemeler neticesinden beraat etmişlerdir. Usta yazar, 13 Ocak 1973 tarihinde arkasında dev bir kültür mirası bırakarak İstanbul’da yaşama veda etmiştir.

Yazın Hayatı:
Sabahattin Eyüboğlu, yaşamı boyunca birçok eser kaleme almıştır. Çok yönlü bir sanatçı olarak edebiyatımıza ve belgesel film dünyamıza önemli yapıtlar kazandırmıştır. İlk olarak 1930′’lu yıllarda yazılarını önemli dergi ve gazetelerde yayımlayan Sabahattin Eyüboğlu, çevirileriyle de dilimize oldukça önemli eserler çevirmiştir. Dünya edebiyatından dilimize aktarılan birçok eserde Sabahattin Eyüboğlu’’nun muazzam çevirileri günümüzde dahi en başarılı çeviriler arasında başı çekmektedir. Usta yazar, Platon’un Devlet adlı yapıtını dilimize aktarmış ve bu çeviri 1959 Türk Dil Kurumu çeviri ödülünü kazanmıştır.

Bunun yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, Türk kültürü konusunda da alışılmışın aksine derin çalışmalar yapmıştır. Bu konuda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve Azra Erhat ile önemli kültür alanında Anadolucuk adı verilen bir fikir ortaya çıkarmıştır. Edebiyat tarihimiz için son derece önemli bu çalışmalarının yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, sinema tarihimizi de etkilemiştir. Usta yazar Eski Anadolu temalı 11 adet belgesel sinema filmine imza atmıştır. Söz konusu serinin ilk belgeseli Hitit Güneşi, uluslararası bir platform olan Berlin Film Şenliği’nden 1957 yılında ikicilik ödülü kazanmıştır. Sinema tarihimiz için son derece büyük bir önem arz eden bu filmler sırası ile şu şekildedir; Hitit Güneşi, Siyah Kalem, Karanlıkta Renkler, Anadolu’da Mozaikler, Nemrut Dağı Tanrıları, Ana Tanrıça, Anadolu Yolları, Eski Antalya’nın Suları, Surname, Karagöz’ün Dünyası ve Yaşamak İçin adlı filmlerdir. Aynı zamanda denemeleri ile büyük bir edebiyat yaratan Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara adlı deneme eseri ile 1960 Nurullah Ataç Armağanı’nı almıştır.

Bazı Eseleri;
Deneme ve İnceleme Eserleri:
• *Sanat Üzerine Denemeler
• *Yunus Emre’ye Selam
• *Mavi ve Kara
• *Diyelim Söz Arasında
• *Pir Sultan Abdal

Yazar istatistikleri

  • 350 okur beğendi.
  • 138,3bin okur okudu.
  • 5,9bin okur okuyor.
  • 63,4bin okur okuyacak.
  • 3.111 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları