Yedi yaşımdan hayatı atıldığım güne kadar tüm zamanımı dolduran felsefeye olan merakım, yoğun çalışmalarım ve okuma aşkım, düşüncelerimi belli bir konu üzerinde kolayca yoğunlaştırma mı ve bilginin uçsuz bucaksız enginliğinde önde gitmemi sağlamadı mı? Mahkum olduğum yalnızlık, duygularımı bastırma alışkanlığım ve yüreğimin derinliklerinde yaşamam, bana düşünme ve mukayese etme gücünün kazandırmadı mı? En güzel ruhu yıpratıp paçavraya çeviren dünyevi tahribatın ortasında kaybolmadığım için, duyarlılığım tutkunun istediğinden daha üstün bir gül mükemmelleşmiş bir iradeye sahip olmamı sağlamadı mı?
Çok tanrılı dinler, yerine tek tanrılı dinlere bıraktığında artık halkın konuşacağı maceralar kalmamıştı. Evreni yaratan Tanrı, daha önceki masal tanrıları gibi insani özellikler ve zaaflar taşımıyordu. Anlatılacak bir hikayesi ya da dedikodusu yoktu, insanlar terk ettikleri tanrıların işlevine kraliyet ailelerine ve toplumda öne çıkmış ünlülere yüklediler. İnsanlar yeni mitoloji tanrılarının duygularıyla duygulanır, ağlar, avunur oldular. Hele iş mitoloji ve inanç yoksunu 20. Yüzyıla gelince, bu yarı dinsel tören daha da yoğunlaştı ve medya aracılığıyla körüklendi. Doğrusu üzücü bir durum! Mitolojide hiç olmazsa bir edebiyat tadı vardı, bunda o da yok.
Amerika büyük ölçüde paranın borusunun öttüğü bir uygarlıktır. Parayı ve gücü elinde tutan her zaman kazanır.
Avrupa'da ise değerler hiyerarşisi değişiktir. Avrupa uygarlığı, kültür, sanat, entelektüel yaratı ve incelmişlik gibi değer ölçülerini baş tacı eder.
İki kültür arasındaki en büyük fark Avrupa'nın aristokrat geçmişine, Amerika'nın ise zenginleşen köylülere dayanıyor oluşlarıdır.
Şimdi söyleyin bakalım, Türkiye iki modelden hangisine benziyor: soyluluk nüanslarının egemen olduğu bir topluma mı, yoksa parayı ve iktidarı elinde tutanın baş tacı edildiği bir modele mi?
İkincisine değil mi? Çünkü Amerika'da da, Türkiye'de de aristokrasi yoktur. Orta Zekâlılar Cenneti