Denizi anlamak için sadece dalgaları değil, altındaki sessizliği de duymak gerekir. Mekatroniğin çarkları arasında daktilomun sesini arıyor; metinlerimde olayları değil, ruhtan kalan kuytu köşeleri anlatıyorum.
Yazar
Denizcilik lisesi birinciliğinden kelimelerin titiz işçiliğine... Yazı rotam; Karamürsel sabahlarında ve 750 numaralı otobüsün buğulu camlarında başladı.
Her insanın kendine döndüğü gizli bir anı vardır; bir kadının banyodan sonra, derin düşüncelerle saçlarını uzun uzun tarayışı gibi... O an sadece kendine odaklanır, planlarıyla hayatını tartar. Fakat bu narin eylemin yanı sıra, dış dünyanın kaba tavırlarını ve çevresel ortamları düşündüğümde tuhaf hissediyorum. İnsan kendine karşı o ince ihtimamı gösterirken, dışarıdan gelecek ufacık bir kaba sözün dahi o anı inciteceğini hissediyor. İnce bir nokta bu; insan o kaba dünyada, tam da kendi içine çekildiği anlarda inciniyor.
Bazen birini tanımak için ona soru sormana gerek yoktur. Bakışını tanırsın. Gülümsemesini değil... Eksikliğini tanırsın. Sessizliğini, daha önce bir yerlerde duymuş gibi hissedersin.