Kitap Harry'i müthiş bir kaçırma hikayesi ile başlıyor.
Daha bu aşamadan zaten çok güzel bir hikaye okuyacağımı hissediyordum, hislerimde yanılmadım gercekten beni yine içine alan bir hikayeydi.
Bu dünyayı, bu muhteşem hayal gücünü şu yaşıma kadar okumamış olmamın pişmanlığıylayım.
Ama "geç olsun ama olsun." değil mi?
Her neyse, kendi düşündüklerimi es geçerek hikayeye geleyim.
Ha-ri-kay-dı!
Felsefesi taşında gösterilen dünyanın ve karakterlerin daha da içine giriyoruz.
Bütün hikaye taşlaşan insanlarla başlıyor.
Bu taşlaşan insanlar bize Hogwarts'ın karanlık yüzünü keşfetmemizi sağlıyor.
Şunu da belirtmem gerekir ki;
yeni karakterlerle tanışmak bu kitabın en güzel tarafıydı.
Mızmız Myrtle, karanlık lordun öğrencilik hali olan Tom Riddle, karanlık ormanın derinliklerinde yaşayan Aragog, Fawkes, Cornelious Fudge ve diğerleri..
Sözün özünü getirecek olursam ;
Bu kitabı benim gibi hala okumadıysanız benim gibi okuyun.
Bambaşka bir dünyada yaşayacaksınız.
Bu kitap için öyle edebi yorumlar yada tenkit içeren cümleler yazmayacağım.
Belki hatası vardır, belki yanlışı olan yerleri vardır ama bu kitabın filmleri ile büyüyen şanslı nesildim ben.
Bu sebepten kötü birşey varsa bile gözüme gözükmedi.
Kitap beni içine aldı, etkiledi demek o kadar basit kalır ki.
Kitap beni içine resmen hapsetti. Dursleylerin evindeki o merdiven altında geçen zamanlar, Diagon Yolunda yapılan o efsanevi alışveriş, harika bir hayal gücü ile tasarlanmış Hogwarts ile tanışmak, Altın 3'lünün kıskanılan dostluğu ve daha bir sürü bir sürü büyülü şey.
Rowlinge bu dünya ile bizi tanıştırdığı için çok teşekkür etmek gerek.