Şöminenin üstündeki saatin tiktakları ona zamana her biri dayanamayacak kadar kötü ayrı ayrı acı atomlarına ayırıyormuş gibi geliyordu.
Demir bir halka alnını giderek daha da sıkıyordu sanki ve kendisini tehdit edildiği utancın içine çoktan batmış gibi hissediyordu. Omzundaki el kurşundan bir el gibiydi. Buna tahammül edemiyordu. Onu ezecek gibiydi.
İşlerken değil de daha sonra hatırlandığında daha inanılmaz olan; günahları ve gururu tutkulardan daha çok yücelten ve zihne daha hızlı bir mutluluk hissi veren zaferler vardı. Bunlar insanın aklına duyulara verdikleri ya da verebilecekleri mutluluktan çok daha büyük mutluluklar veriyorlardı.
Ama bu his onlardan biri değildi. Zihninden atması, afyonla uyuşturması, kişiyi boğmasın diye boğulması gereken bir şeydi.
Tuvalin yüzeyi hiç bozulmamıştı ve son gördüğü gibiydi. Belli ki o çirkinlik ve dehşet iç tarafından gelmişti portrenin. Sanki işlenen günahların cüzamı, içindeki hayatın tuhaf bir biçimde hızlanmasıyla birlikte portreyi yemeye başlamıştı. İçi su dolu bir mezardaki bir cesedin çürümüş hali bile o kadar korkunç gözükemezdi.
Ona göre, insan çok sayıda hayatı ve çok sayıda duyuları olan bir yaratıktı; birden fazla biçimi olan karmaşık ve içinde tuhaf düşünce mirasları ve tutkular barındıran, etine ölülerin o korkunç marazları geçmiş olan bir mahlûktu.