"Duyduğum sesler, yoldaşım dervişlerin hayret nidalarıydı. Gözlerimi açtım. Örtünün üstünde dört ayrı sofra vardı. Kademe kademe açılan, açıldıkça nimetleri çoğalan dört sofra. Birisi marifet gösterdi de, benimle yine eğleniyorlar diye düşündüm. Ama yüzlerindeki ifade öyle değildi. Abdallardan biri elime yapıştı, diğeri dizimi öptü: “Aman kardeşlik, kimin hatırına dua eyledin, kimin hürmetine istedin ki, sana bu nimet verildi?!.”
İnanamadım. Gerçekten benim duamdan sonra mı bu nimetler buraya inmişti? Allah’ım sen aklıma mukayyet ol! Ecinnilere karışmış olduğumdan şüphem kalmadı. Bayıldım, bayılacağım. Birden başım döndü, zihnime bin bir düşünce hücum etti. Oradan kaçmak istedim, ama o gücü kendimde bulamadım. Sonra gayriihtiyari sordum:
“Peki ya sizler kimin hürmetine istediniz, ey yarenler!?”
Cevap vermek istemediler. Sonunda birbirlerine baktılar ve birisi sanki diğerlerinin de sözcüsü gibi mırıldandı: “Biz, Tapduk Emre’nin kapısında yıllar yılı odun taşıyan bir Yunus vardır, onun hürmetine diye dua eder, isteriz. Çok şükür her gün bize nimet gelir!”