Öyle ise îman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın iç yüzünü tamamiyle ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan, o kuvvet ile her musîbete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Evet, çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tâbirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez.
...
Maahaza, îmanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bütün cihetleriyle, eczasiyle kudretinde ve tasarrufunda bulunan Sâni'in, yarattığı bu âlemin hangi cihetinde olup olmadığı hakkında bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihette değildir! Olamaz!" dese kâfidir. Çünkü, nefiy cihetinin, yâni Sâni'in bir cihette olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delâlet eder.
İman; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmâlen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur.