Bu kitabı okurken kendimi Jonathan’da buldum. O sadece bir martı değil aslında hepimizin içinde sesi kısılmış, uçmayı unutan yanımız. Benim için “özgürlük” kelimesi uzun zaman sadece bir hayaldi. Kafesim görünmezdi ama duvarları hep oradaydı insanların yargıları, geçmişin izleri, “yapamazsın” denilen anlar…
Jonathan’ın her düşüşünde kendi yaralarımı gördüm. Ama o yılmadı. Her denemesiyle biraz daha kendine, biraz daha gökyüzüne yaklaştı.
Ben de anladım ki; uçmak, kanatla değil, inançla olur.
Ve bazen insan, kendi kanatlarını fark edebilmek için önce yere çakılmalıymış.
Kitabın bir yerinde “Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek neden dünyanın en zor işi?” diyordu.
O satırda durdum uzun uzun.
Çünkü o kuş bendim.
Bir yanım çoktan özgürleşmişti ama diğer yanım hâlâ geçmişin zincirlerine inanıyordu.
O an fark ettim insan bazen çaresizliği bile öğreniyor. Ama öğrenilmiş çaresizlikle yaşamak, nefes alıp da gökyüzünü görmemek gibiymiş.
Jonathan bana yeniden hatırlattı:
Uçmayı unutmuş olabilirim, ama kanatlarım hâlâ yerinde.
Ve ben artık uçmaktan korkmuyorum.