Sessizlik bazen en büyük çığlıktır
Sessizliğin ardında saklanan duygular, geçmişin yükü, çözülmemiş travmalar ve insanı insan yapan kırılmalarla örülü bir hikâye.
Alicia Berenson Güzel, yetenekli, sevgi dolu görünen bir kadın. Etrafına mutluluk saçtığı sanılan bir hayatın içinde bir gecede sustu. Eşini öldürmekle suçlandı ve o günden sonra tek bir kelime bile etmedi. Dışarıdan bakan herkes onun aklını yitirdiğini düşündü. Ama kimse sormadı: Onu bu kadar sessiz yapan neydi? Belki de asıl mesele tam olarak bu. Hayatta herkes konuşanları duyar, peki ya susanları? Kim gerçekten dinler hiç konuşmayanı?
Kitap boyunca Alicia’nın sessizliğini çözmeye çalışan psikoterapist Theo’nun gözünden hem Alicia’yı hem de kendisini çözümlemeye şahit oluyoruz. Alicia’nın sessizliği kadar, Theo’nun takıntılı ilgisi de bizi derinlerde bir yere götürüyor. Ve anlıyoruz ki herkesin içinde taşıdığı bir yara var kimisi bağırarak anlatıyor, kimisi resmederek kimisi de sessizce taşıyor. Alicia’nın anlattığı hiçbir şey yoktu ama hissettirdiği çok şey vardı. Onun sessizliği bazen bir feryat gibiydi bazen bir suskunlukta kaybolan çocuk. Beni en çok yaralayan ise onun o suskunluğunun ardında sevgiye, inanmaya ve sevilmeye duyduğu büyük özlemi görmekti. Kitap boyunca şu cümle zihnime kazındı:
En çok sevgiye ihtiyaç duyduğumuzda sevilmemek… Kabullenmesi en zor şey bu.
Çünkü sevilmemek, bir boşluk değil sadece. İçinde derin bir utanç, hayal kırıklığı, yorgunluk barındıran bir sessizlik. Alicia’yı o noktaya getiren şey sadece bir olay değil, yıllar boyunca sessizce biriken duyguların, kırgınlıkların, bastırılmış acıların sonucuydu.
İtiraf etmeliyim, ben de sessiz kaldım. Öyle beklenmedik, öyle vurucu bir sona götürdü ki yazar, bir süre düşünmeden edemedim: Kimin gerçekten hasta olduğunu biliyor