İlk olarak, kurulan evreni gerçekten beğendim: eleştirilebilir/akla yatmayan bir şekilde son gününüz olduğuna dair çağrı aldığınız bir sistem. Ve bu bir şaka değil, o gün gerçekten öleceğiniz için gününüzü daha anlamlı geçirmeniz, sevdiklerinizle vedalaşmanız ya da kendi cenazenize katılmak için bir fırsat sunuyor sistem. Empati yeteneği çok gelişmiş bir okuyucu olarak sistem hakkında farklı görüşlere sahibim: birincisi son günümü daha anlamlı geçirebilme fırsatım olduğu için mutlu olurdum, ikincisi kendi ölümümü engelleyemeyeceğim için ve beni son günümde paranoyak ve çaresiz bir insana dönüştürdükleri için sisteme nefret kusardım.
Mateo ve Rufus. Mateo hayattan ve sistemin getirdiklerinden korkan, paranoyak bir genç. Annesi doğum sırasında hayatını kaybetmiş, babası ise (şu an hatırlamadığım bir sebepten) iki haftadır komada. Uzun yıllardır arkadaşı olan Lidia ve onun kızı, kendisinin ise vaftiz kızı olan Penny'den başka kimsesi yok diyebiliriz. Hayallerinin peşinden gitmemiş, yaşamaya korkmuş biri (malesef çok tanıdık). Rufus ise yaşama tutunmaya çalışan öfkeli ve yas tutan bir genç, Mateo'ya göre daha çok "yaşıyor" diyebiliriz. Ebeveynlerini ve ablasını birkaç ay önce bir trafik kazasında kaybetmiş biri. Kaybının ardından bir koruyucu aileyle yaşamaya başlamış Plüton adını verdikleri bir arkadaş grubuna sahip.
Çok fazla detaya girerek spoiler vermek istemiyorum ama bu iki gencin yolları bir şekilde kesişiyor. Rufus, Mateo'yu "yaşaması için" cesaretlendirirken Mateo da Rufus'u suçluluk duygusundan kurtarmaya çalışıyor. Bana göre birbirleri için mükemmel birer Son Arkadaş'tılar.
Mateo ve Rufus'a eşlik etmekten onur duydum, onların yanı sıra yan karakterler de öyle. Her bölüm bir karakterin bakış açısından yazılmış ve bu her karakterin düşüncelerine ve duygularına
Yüksek sesli, kesik hıçkırıkları suç kaydı olacağı için, karakola gitmekten korktuğu için, hatta Rufus öleceği için bile değildi. Bu geceki en büyük suç, en yakın arkadaşına sarılarak veda edememiş olmasıydı.