Söylenecek söz bittiğinde başlar ah. Yeryüzü kelimeleri acıyı ifadeye yeltenip de yersiz ve yetersiz kaldığında. Hesaplar artık bu dünyanın terazilerine sığmayıp bambaşka bir zamana ve mekâna havale edildiğinde. Mum tahtaya, can boğaza, bıçak kemiğe dayandığında.
Savaşla katliamı, saldırıyla savunmayı ayıran nedir? Yüce bir varlığın korunması uğruna can feda etmekle çirkin bir menfaatperestliğin umuma mal edilmesi arasında nasıl bir çizgi vardır? Çizginin beri tarafındaki kutsal dokunulmazlar bu yazının dışındadır fakat savaşı saldırmacı ve savunmacı olarak ikiye ayırsak bile onun gerçeği değişmiyor. Çünkü savaş, yakıtı masumların bedeni olan bir motordur ve tek masumun bile nâhak yere öldüğü yerde bütün evren ölmüş demektir.
"Askercik"in her savaşta aynı kişi olduğunu anlıyorum bu resme bakarken. Hepsi birbirine benziyor onların ve hepsi yetiştirilmesi için onca emek sarf edilmiş, kendisine onca ümit bağlanmış birer ana evladı. Lakin savaş siyasilerin ihtiraslarında, kumandanların beyninde hazırlansa da asker kesiminin sırtında kazanılıyor ya da kaybediliyor; mutlaka onların sırtına biniyor bu yük.
(...)
en zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum. Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım. Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım. İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım.
Herkesin yerine yanmaya kalkışma. Hani, "Siyahlık şöyle dursun, haddinden fazla beyazlık bile hoşa gitmez," diyor ya Şirazlı Sadi. Uy öğüde, küstahlaşma. Acı biraz. Esirge kendini. Bağışla. Telef olup gideceksin yoksa.