Bu sabah kahvaltı sohbetimizde konu beklemekti...
Herkes, kendisi için beklemenin ne anlama geldiğini, hangi duyguyu içinde barındırdığını anlattı.
Kimi bir haberi bekliyordu, kimi birini... Kimi huzuru, kimi yalnızlığının geçmesini...Kimi uyumayı kimi uyanışa geçmeyi...
Beklemek... bir umut mu, yoksa içten içe bir teslimiyet mi?
En çok neyi beklediğimizi konuştuk.
Ve beklerken ne kadar 'samimi' olduğumuzu.
Zamanla aramızda kurduğumuz bu sessiz anlaşmayı...
Sabırla, umutla, bazen de iç burkuntusuyla…
Sohbetin sonunda kalemimden dökülenleri
sizlerle de paylaşmak istedim 🤍🙏🏻
Belki sizin de kendinize sormak isteyeceğiniz bir soru olur bu:
"Ben en çok neyi bekliyorum?"
Beklemek…Nasıl bir şeydir sevdiğini, özlediğini, en kıymetlisini beklemek?
Bir insanın adımlarını duymadan, sesini işitmeden; sadece varlığını hissederek yaşamak…
Zamanı durdurmak ister gibi, her güne biraz daha sabır eklemek…
"Birinin geleceğini bilmek" ile "onu beklemek" gerçekten bambaşka şeyler. Biri bilgiyle, diğeri duyguyla ilgilidir. Bilmek aklın işidir; ama beklemek, kalbin sabrıdır, sınavıdır...
Ve beklersin. Sessizce, umutla, inatla...
'Yaşam da aslında bir bekleme odası' değil mi?
Doğduğumuz anda alınır sıra numaramız.
Ve biz, farkında olmadan beklemeye başlarız...O büyük kapının açılacağı günü. Kimimiz acele eder, kimimiz görmezden gelir...
Ama hepimiz biliriz: bir gün o da gelecek.