“Sonra onu artık gülmekten, artık hayatı sevmekten alıkoyan bir şey vardı. Bu ne idi, bilmiyordu; sessizce, şikâyetsiz sakınımında öyle bir anlam vardı ki onu acısının mahiyetini tarif edemeyerek sızlayan bir çocuğa benzetirdi.”
“Öyle dengeli karışım, öyle bir biçim ki,
Sanki her tanrı mühürünü basmış,
Evet, işte bir erkek, demiş dünyaya.
Bu senin kocandı. Bir de şuna bak.
Bu da senin şimdiki kocan:
Başagın üstünde küflü bir darı,
Yanındaki sapasağlam kardeşini yok etmiş.
Gözlerin var mı senin?
Nasıl oldu da şu güzelim yaylayı bırakıp,
Bu çorak fundalıkta beslenmeyi seçtin?
Ha? Gözlerin var mı? Aşk diyemezsin buna.
Çünkü senin yaşında kanın kaynaması durulmuştur,
Uslanmıştır kanın, aklın sesine kulak verir.
Ama akıl neresinde burdan buraya geçmenin?”
“Ama ne olur sevgili kardeşim,
Bana cennetin sarp ve dikenli yolunu gösterirken
Kendi sözüne kendi kulak tıkayan,
Yiyip içen, eğlenen, dilediğini gönlünce yapan,
Tanrı’nın inayetinden kendileri yoksun rahipler gibi olma.”