Bu sabah uyandığımda içimde eksiklik, bir özlem duygusu olduğunu farkettim. Bitirdiğimden beri üzerine yorum yapamadığım, düşünce ve duygularımı sakinleştirmek için epey çaba sarfettiğim bu kitap hakkında biraz konuşma zamanı geldi belli ki. Son sayfayı okuyup kitabı kapattığımda, uzun bir süre elimden bırakamadım. Şimdi ise Jude'a olan özlemim, onunla konuşma ve sıkı sıkı sarılma arzum günden güne artıyor. Karakterlerle sıkı bağlar kurduğum çok olmuştur ama içimde oluşan bu eksikliğe sadece özlem demem mümkün değil.
Biraz kitap hakkında konuşmak gerekirse, ilk 250-300. sayfalara kadar ağır ilerliyor fakat tüm detaylara hakim olmak için bu kısımları da özenle sıkılmadan okumanız gerekiyor. Bundan sonrası için kitabın elinizden düşmeyeceğini söyleyebilirim. Evet bazıları için çok depresif gelebilecek olan bu kitap aslında ütopik değil, hayatın gerçekleriyle birlikte dört arkadaşın yaşadıkları bizleri karşılıyor. Hayat her zaman bize gülen yüzünü göstermediği gibi, bazı insanlara karşı daha acımasız bile olabiliyor. Hanya, sizi duygudan duyguya sürüklüyor, bir an oldukça mutlu hissederken, anında bütün mutluluğunuz uçup gidiyor ve yine bir savaş alanında buluyorsunuz kendinizi. Bu kadar duygu değişimi herkese göre olmayabilir, fakat ben kitabı bitirene kadar ve hatta bitirdikten sonra bile karakterlerle yaşamaya başladım. Sanki hayatımda varlar ve onları, özellikle Jude'u incitmemek için özen göstermeliymişim gibi hissettim.
Özetlemek gerekirse;
Jude, yaşadığın her şeye saygı duyuyor ve sana yaşatılanlar için inanilmaz öfke duyuyorum. Hayatında olmayı, sana destek olmaya çalışan insanlardan biri olmayı, en zor anlarda hiç konuşmadan sadece sarılıp elini tutmayı çok isterdim..
Willem, sen hayatımda tanıdığım en fedakar insanlardan biri olabilirsin. Incitmeden ve
Kitabevinde gezerken şans eseri denk geldiğim bu kitap, parlak ciltli diğer kitapların arasında görünüşünün oldukça eski olmasıyla ilgimi çekmişti. İçeriğine göz attığımda beni daha önce derinden sarsan "Kardeşini Doğurmak" kitabını hatırlattı. Ama bu sefer yazar şahit olduğu ya da araştırdığı ensest vakalarını değil, kendi trajedisini yazmıştı. Kendi öyküsü... İnsanın böyle bir konu ile ilgili öyküsünün olması kadar sarsıcı bir gerçek var mı bu dünyada?
Anlamadı kimse, farketmedi HİÇ kimse...
Yıllarca sakladığı sırrını bu kitapla bizlerle buluşturdu Iris. Okuması oldukça güç kitaplardan biri oldu benim için. Açıkça söylemek gerekirse "Kardeşini Doğurmak" kadar sarsmadı beni. Bu düşüncemde muhtemelen yazarın dili oldukça etkili oldu. Hikaye oldukça sarsıcı olmasına rağmen bir noktada farklı bir anlatış tarzı bekledim sanıyorum ki. Yine de devamı niteliğinde olan kitabı okumak için sabırsızlanıyorum.
Sylvia Plath'ın hayatını araştırmadan okuyanlar için oldukça depresif ve yorucu gelebilecek bu kitabı okumaya başlamadan önce yazarın hayatına mutlaka bir göz atın derim. Ölümünden sadece bir ay önce yayımlanan otobiyografik sayılabilecek Sırça Fanus, yazarın aile hayatından başlayarak, üniversite yıllarına ve duygusal bunalım yaşadığı anlara kadar tüm detayların izlerini barındırıyor.
İntiharı anlamsızlaştıran, daha doğrusu bir anlam yüklemeye bile üşenen insanların büyük bir önyargı ile karşılayacağı kitabın her bir cümlesi, aslında Sylvia'nın hayatta kalabilmek için anlamlı bir sebep bulmaya çalışan zihnini ve ufak bir umuda tutunabilmek için uzanan elini tasvir ediyor. Kendisini, duygularını, içinde bulunduğu savaş halini ailesine, arkadaşlarına, eşine ulaştıramayan Plath, uzatmaya çalıştığı o eli cümleleriyle bizlere sunuyor. Anlaşılamadı, çok yara aldı, hayata zaten en zayıf olduğu yerden yenik olarak başladı, mükemmelliyetçiliğin içinde büyümek zorunda kalarak birçok başarıya imza attı. Ama hayat bundan ibaret değildi...
Sırça FanusSylvia Plath · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201917,2bin okunma
Bütün bunları kötü bir rüya gibi hatırlayacağız. Kötü bir rüya.Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.