Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar, dünyaya bir evlât getirirken düşünmez misiniz? Düşünmez misiniz insan nedir diye? İnsan kadar hassas bir cihaz var mı? Boşluklara uzatılmış bir anten gibi sinirleriyle, ağlayan bir surat gibi buruş buruş beyniyle, bir firkete ucuna dayanamıyacak kadar ince bir insan! Bu cihazı dünyaya nasıl getirirsiniz? Onu yeryüzünde ne cesaretle çıkarır ve yeryüzünün nesneleriyle nasıl da karşı karşıya bırakırsınız.? Beş yaşında bir çocuğu yılanlı bir kuyuya sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete maliksiniz de imdadımıza niçin gelmiyorsunuz? Haydi gelsenize?
Birbirimizi sevdiğimiz için maddeden arınmış, sonu gelmeyen bir birlikteliğe neredeyse inanırız. Ama kaç binlerce insan inandı buna kim bilir, binlerce yıldır kuşaklar boyu kim bilir ne kadar insan birbirini sevdi ve ümitle içi aydınlanmış, ölümün aldatıcı serabına inanmış olarak uykuya daldı! Yirmi yıl, belki on yıl sonra nerelerde olacağız biz acınası Aziyade?
Ümitsizlik tamamıyla anormal bir haldir, diğer birçoğu gibi iyileştirilmesi mümkün bir hastalıktır ve doğal ilacı zamandır. Ne kadar mutsuz olursanız olun içinizde derdin giremeyeceği küçük bir köşe kalmasını sağlayın, bu küçük sizin ilaç kutunuz olacaktır
Eğer kader yurdumuzun varlığının sona ermesini öngördüyse ona boyun eğmekten başka çare yoktur, ama utanç verici bir biçimde yitip gitmekle şan ve şeref içinde bir son ayrı şeylerdir.