Hayatın özünü çırılçıplak ortaya koyma, bize her şeyin ya şaka ya burukluk olduğunu, hiçbir olayın da şirinleştirmeye değmediğini ve mecburen lanetlemeye layık olduğunu gösterme meziyeti, sefahat devirlerinin payına düşmektedir. Büyük devirlerin, filanca yüzyılın veya filanca kralın, veya filanca papanın süslü yalanı… ‘Doğru’, ancak yapıcı sayıklamaları ihmal eden kafaların kendilerini alışkanlıkların, ideallerin ve inançların çözülüşüne bıraktıkları anlarda görünür. Bilmek görmek’tir; ne ümit etmektir ne de girişimde bulunmak.
Terazinin bir kefesine, dünyaya ‘saflar’ın yığdığı kötülükleri, öteki kefesine de ilkesiz ve kuruntusuz insanlardan gelen kötülükleri koysaydık, ilk kefe ağır basardı.
Soluk alma zorunluluğundan kurtulacak gücün niye yok? Ciğerlerini ablukaya alan ve tenine dayanan bu katılaşmış havaya hâlâ tahammül etmek niye? Kah bir kayanın yalnızlığını, kah dünyanın kenarında donup kalmış bir balgamın inzivasını taklit ederken, o donuk ümitleri ve taşlaşmış fikirleri nasıl alt etmeli? Keşfedilmemiş bir gezegen kadar uzaksın kendinden; mezarlıklara dönük uzuvların da, oranın dinamizmini kıskanıyor…
Monoloğun sınırına, yalnızlığın ucuna varıldığında, başka muhatap olmadığından – en yüksek diyalog bahanesi, Tanrı, icat edilir. O’nun adını andığınız sürece cinnetinizin kılık değiştirmiş olduğu anlaşılmaz ve... her şey size mubah olur. Hakiki mümini deliden ayırt etmek güçtür; fakat onun deliliği yasaldır, kabul görür; sapıtmaları her nevi imandan arınmış olsaydı, sonu tımarhane olurdu. Fakat bu sapıtmalar Tanrı’nın güvencesi ve meşruiyeti altındadır.