Cephe Karadeniz'den İran sınırına kadar uzanıyordu. Bütün bu büyük sahada, bu bir sıra vilayetler içinde bir tek kilometre demiryolu yoktu. Denize düşman hâkim olduğu için, limanlarına bir tek gemimiz yanaşamıyordu. Zaten harp olmasa bile elimizde buralara işleyecek esaslı Türk gemileri yoktu. Şose denilen çizgiler, üzerlerinde ancak yazın kağnıların, yaylıların güçlükle dolaşabildiği birtakım izlerden ibaretti. Motorlu nakil vasıtalarını hiç kimse görmemişti. Gerçi ordunun emrinde iki Alman kamyonu vardır deniliyordu ama, onları da gören yoktu. Bir tek şehirde, bir tek kasabada bir tek elektrik ampulü yanmıyordu. Hiçbir vilâyette bir fabrika bacası tütmüyordu. Bütün vilâyetler fabrikasız, tamirhanesiz, hatta mektepsiz, hastanesizdi. Biz, harbe işte bu şartlar içinde girmiştik.
O zaman, benim anlayabildiğime göre, bizim askerler, teker teker, fert olarak, dikkate değer birer varlık olmaktan ziyade, bir topluluk, bir küme unsuru idiler. Bu küme, bu toplum içinde her şeye kolayca ayak uydurabiliyordu. Fakat bunlardan herhangi biri topluluktan ayrılıp da tek başına kaldığı zaman, kendi teşebbüs kudretiyle, müstakil bir hareket yolu tayininden hemen daima âciz kalırdı. Topluluk içinde, yahut da toplulukla ilgili işlerde daima, tabi olacağı, arkasından gideceği bir önder arardı.
Aşk da böyledir. Seven, sevgilisi için dünyanın hiçbir yerinde düşünülmeyen çılgınlıkları yaptığı zaman, sevdiğini anlar. Bunun için hatta sevdiğinin kendisini sevmesi de şart değildir. Yahut da aşk, bazen o kadar istihkar edilir ki, o artık aşk değil, azgın bir hayvanlık yahut aşağılık bir şey olur.
Klasik Rus edebiyatı bu aşkların çeşitli hikâyeleriyle doludur...
Fakat zaman geçip de biraz dikkat edilince, insanın kendini farkına varmadan birtakım çarkların dönüşüne kaptırmış olduğu hissediliyordu. Bu çarklar, garip bir şekilde birbirini tamamlıyorlardı. Öyle çarklar ki, onların dışına bir adım bile çıkmak isteseniz, kendinizi boş bir step ortasında, trenden atılmış bir yolcu gibi tamamen yalnız hissederdiniz.