...itaatkâr olmak sadist karakterin tipik bir özelliğidir. Sadist kişi zayıfları kontrol etmek ister, ancak daha güçlü bir kişiye itaat etmeden yaşayacak canlılığa sahip değildir. Örneğin Himmler'in idolü Hitler'dir. Sadist, başka bir insana itaat etmiyorsa, o zaman tarihe, geçmişe ya da doğa güçlerine, yani kendisinden daha güçlü olarak neyi görürse ona itaat eder. Her zaman geçerli olan şudur: Onlara boyun eğmeliyim; adı ne olursa olsun, ben daha yüksek güce boyun eğiyorum. Ama daha zayıf olanları kontrolüm altında tutuyorum! Bu, bürokratik sadist ve genel olarak soğuk sadist sistemidir.
İnsanlık tarihinin en ilginç dönemlerinden biri neolitik devrimdir. Bu devrim, Küçük Asya'da yaklaşık 10.000 yıl önce tarımın gelişmesi ile gerçekleşti. Henüz bir kanıt bulunamasa da tarımın kadınlar tarafından keşfedildiği düşünülür. Kadınlar yabani otların yetiştirilip yenilebilir buğday ya da diğer tahıllar haline getirilebileceğini keşfettiler. Erkekler bu kadar yaratıcı değillerdi. Aynı dönemde muhtemelen avlanmaya devam ettiler ya da koyun sürüleri edinip onlara baktılar. İnsan tarımla birlikte, yiyeceğin yalnızca doğanın ona bağışladığından ibaret olmadığını, doğanın sürecine yaratıcı bir şekilde müdahale edebileceğini, aklı ve becerisiyle bir şeyler üretebileceğini keşfetti. Daha önce de belirttiğim gibi bu çok kısa bir zaman önce gerçekleşti. Neolitik devrimin ilk yıllarında -diyelim ki ilk 4000 yılında- birçok açıdan Kuzey Amerika'da köylerde yaşayan yerlilere benzeyen, muhtemelen son derece barışçıl bir toplumla karşılaşırsınız. Bu toplumlar muhtemelen anaerkil bir yapıda örgütlenmişlerdi ve küçük köylerde yaşıyorlardı. İhtiyaçlarından biraz daha fazlasını üretiyorlardı. Böylece kendilerini daha güvenli hissettiler ve nüfusları arttı. Ancak birbirlerini kıskandıracak ya da başkalarından zorla alacak kadar şey biriktirmediler. Bu neolitik toplumda, daha önce bahsettiğim kabilelerde olduğu gibi, kadının ve annenin çok güçlü bir role sahip olduğu gerçek bir demokratik yaşam biçimi hüküm sürmüştür. Toplum daha sonra ataerkil bir düzene geçti. Bu MÖ 4000 ile 3000 yılları arasında, her şeyin değiştiği bir zamanda başlar. İnsan ihtiyacından çok daha fazlasını üretmeye başlar, köleler edinir, iş bölümü daha belirgin hale gelir, ordular ve hükümetler kurulur, savaşlar başlar. Ve birdenbire insan, kendi işi için diğer insanları kullanabileceğini keşfeder. Kralların
Çoğu zaman tamamen bilinçdışı olan güdüler tarafından yönlendiriliriz. Küçük, sıradan bir örnekle başlayayım. Kısa bir süre önce benden pek hoşlanmadığını bildiğim bir meslektaşım beni ziyaret etti. Benimle görüşmek istemesine biraz şaşırmıştım. Zili çaldı, kapıyı açtım, elimi sıktı ve neşe içinde şöyle dedi: "Hoşça kal!" Bu şu anlama geliyordu: Bilinçdışı çoktan gitmiş olmayı istiyordu. Bu ziyaret için pek de istekli değildi ve bunu “İyi günler" yerine "Hoşça kal” diyerek açıkça belirtmişti. Bu durumda ne yapılabilir ki? Hiçbir şey. Kendisi de bir psikanalist olduğu için kendini ele verdiğini çok iyi biliyordu. "Öyle demek istemedim" diyerek özür de dileyemezdi. Bu naiflik olurdu, çünkü ikimiz de yapılması gerekenin (Freudyen) yanılgıyı daha sonra yeniden yorumlamak değil, hatanın fakına varmak olduğunu biliyorduk. Durum yalnızca utanç vericiydi ve sessiz kaldık. Bu yüzlerce kez yaşanmış bir örnektir ve Freud öğretilerini bu tür birçok örneğe dayandırmıştır.
İnsan, herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğu için değil, bir şeyler yaratma eyleminin ve kendi yeteneklerini açığa çıkartmanın, ifade etmenin kendisi bir sevinç uyandırdığı için işlevsel olmaktan sevinç duyar. Bunun eğitim üzerinde elbette önemli sonuçları vardır.