Zaman içinde yaşıyoruz, zaman bizi bağlıyor ve tanımlıyor ve zamanın tarihin de ölçüsü olması gerekir, öyle değil mi? Ama zamanı anlayamazsak, onun yürüyüşü ve ilerleyişindeki gizemleri kavrayamazsak, tarihten yana, hatta ondan payımıza düşen kendi küçük, kişisel, büyük ölçüde belgelenmiş parçamız açısından, ne şansımız kalır?
Hayatta daha sonraları, biraz huzur beklersiniz, değil mi? Buna layık olduğunuzu düşünürsünüz. Ben de düşündüm. Ama öte yandan liyakatin ödülünün hayatın işi olmadığını anlamaya başlarsınız.
Tarih, zafer kazananların yalanları değildir; şimdi bunu biliyorum. Tarih daha çok, çoğu ne zafer kazanmış ne de yenilgiye uğramış olan hayatta kalanların anılarıdır.
Gelgelelim hukukun gözünde, kendinizi öldürürseniz tanım gereği aklınız başınızda değildi, en azından bu edimi yerine getirdiğiniz vakitte. Hukuk, toplum ve din, aklı başında, sağlıklı olup da kendimizi öldürmenin olanaksız olduğunu söylüyordu. Belki de bu otoriteler, intiharın akıl yürütme mantığının, sorgu yargıcının maaşını ödeyen devlet tarafından organize edildiği biçimiyle yaşamın doğası ve değerini şüpheyle sorgulamasından korkuyordu. Sonra, aklınızı geçici olarak yitirdiğiniz ilan edildiğine göre kendinizi öldürme gerekçelerinizin de delice olduğu varsayılıyordu.