“Barrons’ un dudakları hafifçe kıpırdandı. Onu neredeyse gülümsetmiştim. Barrons, Dublin’ de yüzünü ender olarak gösteren güneş gibi, nadiren gülümserdi ve üzerimde onunla aynı etkiye sahipti; ısınmış ve aptal hissettiriyordu.”
.
Barrons’ la aramızda ilginç bir iletişim tarzı vardı. Aramızda konuşmadan geçirdiğimiz birçok uzun zaman olmuştu; bakışarak ne demek istediğimi anlıyorduk.
Ben ona hiçbir zaman -aşağılık bir hergelesin- dememiştim.
O da bana -eğer benim milyon dolar değerindeki halılarımı yakarsan saklandığın yerden çıkarırım seni- dememişt. Bende ona -hadi bebeğim gel de çıkar bakalım çıkarabiliyor musun- dememiştim veya -senin yatağın Dublin de ki son güvenli yer olsa oraya girmeyeceğim- dememiştim...
“Birgün girmeyi düşünebilirsin,” dedi sakin bir ses tonuyla.
“Ne? Nasıl yani?” dedim. Aramızdaki sessiz diyalogların nedeni anlaşılmıştı..
“Güzel öpüşüyor muydu Bayan Lane?” dedi Barrons.
Ağzımı elimle sildim. “Sanki biri bana sahip çıkıyor gibiydi.” dedim.
“Bazı kadınlar bundan hoşlanır.” dedi Barrons.
“Ben hoşlanmıyorum!”
“Herhalde sahip olmaya çalışan erkeğe de bağlı bu?”
“Zannetmiyorum. O beni öperken nefes alamadım.”
“Bir gün onsuz nefes alamadığın bir erkeği öpebilirsin ve o zaman nefes almak çok önemli olmaz.”
“Doğru tabi bir gün benim de prensim gelecek.”
“Sanmıyorum Bayan Lane, erkeklerin hiçbiri prens değil.”