Ve gece yazdığın mektup orada işte, nasıl okunabileceğini aklım almıyor, bir göğüs havayı solumak için böyle nasıl daralıp genişliyor, aklım almıyor, senden nasıl uzak kalınır, aklım almıyor.
Önce cuma günkü mektubunu, ardından da cuma gecesi yazdığını aldım. İlki çok kederliydi, istasyondaki yüzün gibi, aslında konusundan dolayı değildi öyle çok kederli oluşu, eskimiş olmasındandı, her şeyin geçmişte kalmasından, birlikte ormana gidişimiz, varoş mahallelerde birlikte yürüşümüzün... Aslında geçmişte kalmadı; taşlı sokaktan yukarı dosdoğru, birlikte yürüyüşümüz, akşam güneşinde bulvardan geri dönüşümüz devam ediyor...
Karşımdaki bey Nârodni Listy' nin geçen pazarki sayısını okuyordu, Orada Rúzena Jesenskâ' nın bir yazısını gördüm, gazeteyi istedim, öylesine okumaya başladım, bıraktım ve senin istasyonda vedalaşırkenki yüzünle oturdum. Orada, peronda olan şey daha önce hiç görmediğim bir doğa olayıydı: Bulutların arasından sızan bir güneş ışığı değil, kendiliğinden sönük bir güneş ışığı.
Daha ne söyleyeyim? Boğazım söz dinlemiyor, ellerim söz dinlemiyor.
....(Sen yoksul yatağında geçerli bir sebeple derin bir uykudayken ve yavaşça, soldan sağa benim dudaklarıma doğru dönüyorken, sol kulağına söylüyorum bunları.)