Ben tam kalkıyorken odacı mektubunu getiriyor, merdivende açıyorum onu, Tanrım, içinde bir fotoğraf, asla eskimeyecek, buna koca bir yılın, sonsuzluğun mektubu kılacak bir şey, öylesine güzel ki, daha güzel olamaz. Acıklı bir fotoğraf, öylesine acıklı ki insan gözyaşları ve kalp çırpıntıları içinde bakabilir ancak, başka türlü değil.
Bugün mektup gelmedi, ama korkmuyorum Milena, lütfen beni yanlış anlama, seninle ilgili bir korku duymuyorum asla; bazen öyle görünüyorsa da, ki görünüyor, bu yalnızca bir zayıflık, kalbin bir sitemi, ama yine de o kalp ne için attığını gayet iyi biliyor. Devlerin de zayıflıkları var, Herkül bile bayılmıştı bir defasında. Ben yine de dişlerim sıkılı, her zaman gördüğüm gözlerin önümde, her şeye dayanabilirim: Uzaklığa, korkuya, kaygıya, mektupsuzluğa.
Neden bu belirsizliklerle ve korkunç sorumluluklarla dolu durumun bütün ızdırabını çekmek zorunda olan bir insanım ben? Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyede ya da çalışma masanda otururken, uzanırken ya da uyurken (iyi uykular diliyorum!), seni bütüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim? Seni bu son günlerin sefaleti içinde görseydim ya da Viyana' dan ayrılmak zorunda oluşunu, üzüntüden yıkılırdım.
Bu sonuçları senin sağlığını harcayışınla karşılatırdığımda — böyle olması gerektiği için tabii ki, bunu belirtmeme bile gerek yok aslında — bana öyle geliyor ki birlikte yaşamak yerine, ölmek üzere rahat ve halimizden memnun olarak yan yana uzanacağız. Fakat ne olacaksa senin yanında olacak.