Bir gün zengin ve güçlü bir İranlı, uşaklarından biriyle bahçede karşılaşmış. Uşak, Azrail ile karşılaştığı ve onu tehdit ettiğini söyleyerek bağırmış. Efendisine, kendisine en hızlı atını vermesi için yalvarmış, böylece Tahran’a aynı akşam varabilecekmiş. Efendi kabul etmiş ve uşak ata atlamış. Eve dönen efendi Azrail’le kendisi karşılaşmış ve ona sormuş: “Neden uşağımı korkutup tehdit etti?” Azrail yanıtlamış: “Tehdit etmedim, sadece onunla bu gere Tahran’da buluşmayı planlarken burada karşılaştığım için şaşırdığım söyledim.”
“İnsan yaşamı ve onurunu artık tanımayan ve insanı iradesinden soyutlayarak onu (fiziksel kaynaklarını son damlasına kadar sömürdükten sonra) yok etmeyi planlayan bir dünyada, kişisel benlik en sonunda değerlerini kaybedebiliyordu.”
“Aniden bir sessizlik oldu ve bir keman geceye üzgün bir tango bıraktı; sık duymaktan sıkılmayacağınız sıradışı bir melodiydi. Keman ağladı ve benim de bir parçam onunla ağladı çünkü o gün, birinin yirmi dördüncü doğum günüydü. O kişi, Auschwitz kampının başka bir yerinde, belki de birkaç yüz metre ötede ama tamamen erişilmez bir yerdeydi. O kişi benim karımdı.”
“Artık çok iyi öğrendiğim tek bir şey biliyordum: Sevgi fiziksel bir varlık olarak, sevilen kişiden çok daha öteye gidiyordu. En derin anlamını tinsel varlıkta, iç benlikte buluyordu. Onun gerçekten var olup olmadığı, yaşayıp yaşamadığı önemini bir ölçüde yitiriyordu.”