"Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum.Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben.Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum,sonra yaprakları havaya savuruyorum."
Benden beklediği şeylerde kendimi ne kadar yetersiz hissedersem, gözüme bir o kadar eleştirel ve otoriter görünüyordu, artık sevgisini de ancak kendimi aşarak elde edebilirmişim gibi geliyordu.
Fakat hayatımızın en saklı yanlarını, sinirlerimizi uyararak veya düşlerimizde baştan aşağı gizli bir şiddetle titreterek çok, çok erken yaşlarda belirleyen şey katıksız rastlantılar değil midir? Yoksa başlangıç daha da gerilerde midir; ileride ne olacağımızı ve neyin acısını çekeceğimizi biz daha beşikteyken bir kuş cıvıldayarak kulağımıza mı fısıldar? Bilmiyorum, belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine çok eski yüzyıllardan gelen alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimizde fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.