Wilde’ın tek romanı ve bence epey iddialı. Klişe yoktu oldukça özgündü. Dorian’ın Basil’i öldürmesi, James Vane’in o trajik kazaya kurban gitmesi ve tabiki sonunda Dorian’ın bıçağı portreye değil kendine ( Dolaylı yoldan kendine çünkü portredeki kendisiydi.) saplaması ve yaşlanmış olarak ölmesi en çarpıcı bölümlerdi. Düşündürücü ve sorgulatıcıydı da aynı zamanda, güzel noktalara değinilmişti.
Wilde; Basil’i olduğunu sandığı kişi, Dorian’ı da olmak istediği kişi olarak ele almış. O zaman Dorian’ın, Basil’i öldürmesi aslında Wilde’ın olduğunu sandığı kimliği öldürmek istemesine mi dayanıyordu? Dorian’ın ölümü peki? Dorian, Wilde’ın olmak istediği kişiyse ona neden kıydı? Belki de hiçbir zaman olmak istediği kişi olamadığı içindir. Hem Dorian her ne kadar son ana kadar genç kalıp da kusursuz, zevk içinde bir hayat sürmüş gibi lanse edilse de öldüğünde kendi de farkındaydı kötülük dolu bir ömür sürdüğünün. Zevk düşkünlüğü ona pahalıya patlamıştı. Pişman olmaya başladı. Portreyi yok ederek avunmak istedi ama portre onun ta kendisiydi. Portreyi yok etmek demek kendini yok etmek demekti.
Lord Henry ise epey değişik bir karakterdi bence, hayat felsefesi oldukça rahattı ve sanırım doğru tarafları da vardı. Dorian’ı bu yola sürükleyen, aklını çelen oydu zaten. Dorian’ın ölümünden ve cesedini gördükten sonraki halini merak ediyorum. Eminim sarsıldığı nokta Dorian’ın ölümünden ziyade öldüğünde yaşlanmış olması ve portrenin ortaya çıkmasıdır.
“O minicik boynunu bıçakla kesmişçesine öldürdüm onu. Oysa ben onu öldürdüm diye güllerin güzelliği azalmış değil. Kuşlar aynı mutlulukla bahçemde şakıyorlar. Şu yaşam denen şey nasıl da dramatik! Harry, bütün bunları bir kitapta okumuş olsaydım hiç kuşkusuz ağlardım. Oysa şimdi sahiden oldu ya, her şey öyle olağanüstü geliyor ki gözyaşlarım akamıyor.”
bir gece sabaha karşı
en kilitli kapılarım açılacak
yalnızlığımdan çıkıp gideceğim
ne sensiz kalırsam korkusu
ne kitaplarda okuyup altını çizdiklerim
ne alkol tutabilecek beni
ne ölüm telâşı