Buğra

Hz. Peygamber'e bazı konularda sorular yöneltmişler, bunların cevabı için vahiy birkaç gün gecikince, O da Hz. Cebraile gecikme sebebini sormuştu. Aşağıdaki âyet, Hz. Cebrail'in Hz. Peygamber'e yüce Allah tarafından bildirilen cevabıdır; (1) "Biz (görevli melekler) ancak Rabbinin emri ile ineriz. Onümüzde, ardımızda ve bunlar arasında olan şeyler O'nundur. Rabbin asla unutkan değildir.” (2)
Sayfa 308 - Beydâvi (1), Meryem 64 (2)·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
"O, gökten su/yağmur indirdi ve vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı." Bu âyette geçen "Su" ifadesi, "Kur'an" demektir. "Vadiler" ifadesiyle de gönüller/kalpler kasdolunmuştur. Kimi gönüller var ki çok şeyler yüklenir ve taşır ve kimi gönüller de var ki az şeyler yüklenir, kimisi de bir şey taşımaz. Köpük adeta küfür ve münafıklık gibidir. Köpük her ne kadar su yüzüne çıkıp gözükse de, orada karar kılıp yerleşemez, bir ağırlığı ve varlığı olamaz. Oysa ki insan için yararlı olan şey ise kalıcıdır. Ki bu, hidayettir.
Sayfa 75 - 13/17·Kitabı okuyor
Yazının sonuna doğru beyniniz yanmaya başlıyor :D
إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا اَرَدْنَاهُ انْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “Biz, bir şeyin olması istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece "Ol" dememizdir. O da hemen oluverir." Şimdi bu âyetin görünür/zahirî manasına bakarsak, bu, olacak gibi değildir. Çünkü Yüce Rabbimizin "Ol" emri, eğer henüz bir şey ortada değilken, ona "Ol" diye seslenmekse olamaz. Çünkü henüz ortada olmayan bir şeye seslenmekle o olmayan şey zaten yok ki anlasın. Ta ki o var olmayan şey ortaya çıkmalıdır ki, ona seslenmek olanağı doğsun. Eğer bu, "Ol" hitabı, o şeyin var olmasından sonra olmuşsa, burada da artık olan bir şeye, "Ol" demenin anlamsızlığı ortaya çıkar, böyle bir ifadeye artık gerek kalmaz. Ancak böyle bir kinaye ile, işin gönüllerde kesin olarak yer etmesi isteniyorsa, amaç Allah'ın kudretini göstermekse, işte böyle bir durumda bu anlamda bir kinaye ile bu tür ifade olabilmektedir. Asıl manadan kinayeye geçilmiş olmaktadır.
Sayfa 74 - Nahl,16/40·Kitabı okuyor
Beşer olarak insan, Allah'ın vasıflarını/sıfatlarını ancak kendisinde var olanlarla kıyaslamak suretiyle öğrenebilir. Örneğin Yüce Allahin kendi zatı için sabit olarak gösterdiği fiil, ilim, kudret ve benzeri sıfatlar çerçevesinde kul da bunları kendisindeki bu niteliklere kıyaslamak suretiyle öğrenebilir. Yani bunlardan hangileri daha şerefli/saygın ve hangileri daha kâmildir; bu gerçekleri kavrar ve doğrular. Kul ya da beşer bu gerçekleri kavramakla bundan böyle kendisinde var olan sıfatlara yönelir. Yoksa Yüce Allah'ın Celal sıfatlarını ilgilendiren ve sadece Rabbimize özgü bulunan şeylere bundan böyle yönelmez. Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallalahu aleyhi vesellem) hadislerinde şöyle buyurmaktadır: لا أُخْصِي ثَنَاءَ عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَتَّْيْتَ عَلَى نَفْسِكَ "Rabbim! Sen kendi zatını senada bulunduğun/övdüğün gibi ben seni sena edemem/bundan acizim." Bu hadisleriyle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir gerçeği dile getirmek istiyor. Mesela, "Ben idrak ettiğim gerçeği anlatabilmekten acizim" anlamında değildir. Aksine burada Yüce Allah'ın Celal ve azametinin künhüne ulaşılamayacağı gerçeğini itirafta bulunmaktır. Nitekim sırf bu açıdan birtakım kimseler şöyle söylemişlerdir: "Aziz ve Celil olan Allah'tan başkası hakikat/gerçek anlamında Rasûlullah'ı tanımadı/bilemedi." (1) Ebû Bekir Sıddık (radıyallahu anh) de şöyle söylemiştir: "Yarattığı insanlara, kendisini tanıtma/bildirme yolunu bırakmamış olan Allah'a hamd olsun. Çünkü Allah, bunun için tek bir yol bırakmıştır ki bu da, hiçbir kimsenin O'nu gerçek manasında tanıyamayacağı gerçeğini itiraftır."
Sayfa 68 - Müslim, Hz. Aişe (r)' den rivâyet etmiştir.·Kitabı okuyor
Allah senden razı olsun ey Gazâli
Bir de bid'at ehli sıradan halk tabakasından olanlar vardır. Bu gibilerinin de herhangi bir taassuba kaçınmaksızın tatlılıkla uyarılmaları ve hakka böyle davet olunmaları gerekir. Güzel, tatlı ve ikna edici, kişinin ruhunda etki yapabilecek şekilde ve özellikle de Kur'an ve hadisten deliller sunarken kalpte derin iz bırakabilecek bir özellikte ve güzellikte telkinde bulunulmalıdır. Kısaca yapılacak telkin öğüt verici, uyarıcı ve sakındırıcı olmalıdır. Doğrusu bu, kelâmcıların ortaya koyduğu koşullara göre yürütülecek bir tartışmalı eğitimden çok daha yararlıdır.
Sayfa 51·Kitabı okuyor