“Dostun dosta verdiği sükünet ve güven olmasa, hayat yaşamaya değer mi? Kendi kendine konuşurcasına sohbet edebildiğin bir arkadaştan daha büyük bir mutluluk bulunur mu?”
Felsefe tarihinin önde gelen filozoflarından Cicero, tıpkı Platon'un diyalogları gibi yapılandırdığı Dostluk Üzerine'sinde hayatın içinden bir meseleyi irdeliyor ve yüzyıllar boyunca insanı hem bireysel hem de kamusal anlamda meşgul etmiş ve etmeye devam edecek birtakım sorular soruyor: "Dost kime denir?", "Kimler dostluğa layıktır?" ve "Dostluğun faydaları nelerdir?" Anlamın zedelendiği ve yerinden edildiği günümüzde kıymeti daha da artan bu sorulara, belki de hepimize "Evet, tam da böylel" dedirtecek yalınlıkta cevaplar veriyor: "Hakikaten de dostunun yüzüne bakan kişi, o an sanki kendi aksini görür. Böylece eksikler tamamlanır, fakirler zenginleşir, zayıflar güçlenir...””
Sevgi: hakikaten de görülen lütuf, özen ve daimi bağlır Ikla beslenir. Bu çabalar, zihnin sevgiye verdiği ilk tepkiyle harmanlandığında yürekten gelen bağlılığın muazzam alevi harlanır. Bütün bunların, zaaflarının farkında olmaktan ve eksiklerini tamamlayacak bir başkasına duyulan ihtiyaçtan
doğduğunu düşünen varsa, dostluğa yoksulluk ve güçsüzlükten kaynaklanan fevkalade bencilce ve alçakça anlamlar
yüklüyor demektir. Bu düşünce doğru olsaydı, insan kendi becerilerinden şüphe ettiği ölçüde dostluğa meylederdi. Ne var ki durum, bunun tam tersidir.