İnsan, kendisine ait olmayanı sahiplenerek yaşar; benimsediği bu yabancı gerçekliği içselleştirir ve ona tutkuyla bağlanır. Ta ki o mutlak hakikatle yüzleşene dek...
Peki, nedir bu mutlak hakikat? Ölüm.
Ölümün o soğuk, solgun çehresi; hiçliğin ve bitişin yaşayan yegâne tasviri... Ve yapayalnızlığın o düşsel, gizemli doğası.
Bize rüzgârın uzaktan gelen sesi değil, tenimize çarpan esintisi gerek; tıpkı varlığımıza yöneltilen öfkenin yerine, varlığımızı saracak o şefkatin kendisi gibi.