İki ev uzakta kapı önünde oturan Süreyya'ya ''Gelsene'' demişti. Süreyya da gelmişti. Daha sormadan fiyatını söylemişti küçük kız. Annesinin öğrettiği ve bir yıldır yaptığı gibi. Mezarlık işi bittiğinden, Süreyya sektör değiştirmişti. Üstelik çok daha fazla kazanıyordu yeni işinde. Babasının da umurunda olacak kadar ayık değildi. Ayık olsa da fark eder miydi? Sonuçta, bir şalvar indirip çekmek şu kadar parayken, kim gidip de mendil satacaktı? Üstelik, semtin bütün erkekleri Süreyya'ya âşık değil miydi? Ellerinde çikolatalarla kapısına dikilmiyorlar mıydı? Celal'e de sormuştu Süreyya:
''Beni seviyor musun?''
''Tabii!'' demişti Celal. ''Senin gibi kız sevilmez mi?''
Depoya giden yoldaki her kırmızı ışıkta Derda'ya ters ters bakan Abdullah, yanında kitap okuyanlardan nefret ettiğini öğrenmiş oldu böylece.
Çünkü okuyan biriyle konuşulamıyordu.
''Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?'' diye söze girmişti kızılderili. ''Onlar ne olacak?''
''Onlarda, göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler''
Üç bidon su döktü başından aşağı.Hem uyanmak, hem de yıkanmak için.Kanını soğutup öyle yaklaştı on parça olup evin zeminine yayılmış annesine.Ya da annelerine...