Bu yazardan okuduğum 3. Kitap oldu. Ve yazarın dili beni kendine öyle bir çekiyor ki... Okurken müthiş bir edebi zevk duyumsuyorum. Belki kadın olmanın, erkek egemen toplumlarda önemini vurgulamasından, belki de insanın kendi içindeki o arayıştan ve dünyevi şeylere verdiği anlamdandır bilemiyorum.
Ruth... Küçük yaşta annesini babasını kaybetmiş amcasının yanında kalmaya başlamıştır. Kendine has öyle bir havası vardır ki, her yaştan insan onun çekimine kapılır ve kendini hayranlık duymaktan alıkoyamaz. Önce okulda bir grup arkadaşına anlattığı, kendi kendine kurguladığı hikayeleriyle tanımaya başlarız Ruth'u. Ardından onun aslında ne kadar içe dönük ve kendi dünyasında yaşayan biri olduğunu kavrarız. Zaten öğretmeni Erik de bunu fark eder ve onun dünyasına merak duymaya başlar. Okuldan alınması planlanan Ruth'u kendi himayesine alır. Ona kendisi eğitim verecektir. Erik ise kendi yıldızlı hayatından aşkı Klara-Bell için vazgeçmiştir. Hasta ve yatalaktır karısı. Ama onu öyle bir sever ki... Asla eşi asla ona karşı yük gibi hissetmez. Ruth yaşlarında bir oğlu da vardır. Jonas... Ruth onların evine gelince her şey daha bir renklenir, daha bir anlam kazanır. Fakat Erik Ruth'a karşı başka bir hayranlık beslemeye başlar. Kendisinden o kadar yaş küçük birine aşık olmuştur. Bu durum ne kadar iğrenç olsa da yazar bu psikolojik durumları bize çok güzel anlatır. Hatta öyle güzel anlatır ki sanki gayet normal bir durummuş gibi gelmeye başlar. Yazarımız zaten ilk kadın psikanalistlerdendir. Kitap boyunca bu duygu ve düşünceleri okuruz.
Ben okurken çok keyif aldım. Yazarın diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım.