Attığım her adımda taban tahtaları esneyen bu boş oda, ıslak ve korkulu bir tabuttu sanki. Ne kapısında doğru dürüst bir kilit, ne içinde bir soba. Geceleri çoraplarımın üstünde yatıyordum, sabaha biraz kurusunlar diye.
“Yirmi beş sent olsun. Veremez misiniz? Yirmi beş sent sizi sarsmaz.”
“Güzelim, benim yirmi beş sente Bay Adams’tan daha çok ihtiyacım var.”
“Ölülere biraz saygılı olun.”
“Yaşayanlara biraz daha saygılı olsak? Yalnız ve ümitsizim, yeşil elbise sana çok yakışmış.”
Çıktı koridorda yürüdü, bir kapı açtı, kapadı ve bir daha görmedim onu.
Samimiyetle söylüyorum, yaşam beni dehşete düşürüyordu. Yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü.Ben de yatakta kalıp içiyordum. İçtiğin zaman dünya, yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.
“Anlamaya çalışın, resim yapıyorum. Ressamım yani. Parasız kaldım. Satamıyorum yaptıklarımı.”
“Senin gibiler sık düşer buraya.”
“Ben de pek hoşlanmam öylelerinden.”
“Tasalanma. Öldükten sonra ünlenirsin belki.”