Bir gazâ dönüşü Resûlullah Efendimizin ashabına şöyle dediği rivayet edilir, "Küçük cihattan büyük cihada döndük."
Büyük cihadın ne olduğu sorulunca, Efendimiz sinesine işaret ederek, "Nefsimizle olan mücadelemiz," buyurmuştur. "Savaş meydanındaki mücadelenin bir başı ve sonu vardır. Halbuki nefsle olan savaş asla bitmez.”
Bunların buyrulduğu zaman ve mekâna dikkat ettiğimizde, bunun hususen nasıl mükemmel bir irşat olduğu anlaşılır. Müslümanlar, daha çok askeri, süvarisi, daha iyi donanımı, daha iyi zırhları ve silahları olan Mekkelilere karşı bir mücadeleden dönmüşlerdi. Fakat iman, fedakârlık ve Allah'ın lütfuyla kazanmışlardı. Bitkin bir şekilde dönmüşlerdi ve fakat muzafferdiler. Tam o sırada Peygamber Efendimiz, "İşte şimdi daha büyük bir savaşa gidiyoruz!" buyurmuştu. Nefslerine hitap ediyor ve onları, manevi gayretlerin dünyevi başarılardan daha önemli olduğu konusunda ikaz buyuruyordu. Safer Efendim şöyle demişti, "Dış dünyada gerçekleşen savaşlar, içimizdekilere kıyasla birer hiçtir."
İmam Şevkânî (rahimehullah) şöyle der:
"Bir gece yatağımda dönüp duruyordum,
Peygamberimizin ص şu hadisini hatırlayarak:
'Allah için birbirini sevenler, nurdan minberler üzerindedir; onlara peygamberler ve şehitler bile gıpta eder'
Kendi kendime düşündüm:
Bu hadisi nasıl anlamalıyım? Allah için sevgi nasıl olur da peygamberlerin ve şehitlerin bile gıpta edeceği bir dereceye ulaşır?
Sonra fark ettim ki insanların arasındaki
sevgilerin çoğu Allah için değildir.
- Koca karısını sever ama bu Allah için değildir.
- Kadın kocasını sever ama bu Allah için değildir.
- Anne babalar çocuklarını sever ama bu Allah
için değildir.
- Çocuklar anne babalarını sever ama bu Allah
için değildir.
Aynı şekilde:
Birini makamı için seversin, birini ticareti için, birini güzelliği için, birini sesi için, birini malı için.
O zaman anladım ki Allah için sevgi, kırmızı kükürtten bile daha nadirdir."
Neden Uhud'da kanının yere düşmesine izin verilmedi de Taif'te Efendimiz aleyhissalatu vesselam kanlar içinde bırakıldı?
Uhud ve Tâif hadiseleri üzerinden dile getirilen bu itiraz, bir çelişkiden ziyade ilahî hikmetin farklı tezahürlerini ortaya koyar.
Uhud, bir cihad meydanıydı. Efendimiz sav. orada yalnızca şahsı adına değil, İslâm’ın geleceği adına hedef alınmıştı. Rivayetlerde mübarek kanının yere düşmemesi için ilahî bir muhafazanın gerçekleşmesi, bu mücadelenin ümmet ölçeğindeki ağırlığıyla ilişkilendirilmiştir. Orada mesele, sabır değil; hak ile bâtılın açık çatışmasıydı.
Tâif’te ise Efendimiz savaşmadı, direnmedi; davet etti ve taşlandı. Kanlar içinde sığındığı bağda yaptığı dua, bu farkı ortaya koyar:
“Eğer Senin bana karşı bir gazabın yoksa, çektiğim hiçbir şeye aldırmam.”
Burada Efendimiz sav. kendi iradesiyle sabrı seçmiş; Allah da bu sabrı insanlığa örnek kılmıştır. Çünkü her acı anında meleklerin müdahalesi olsaydı, merhamet ve affın bu denli yüce bir öğretisi ortaya çıkmazdı.
Bazı âlimlere göre Tâif’te dökülen kan bir helâkin değil, bir hidayetin kapısını aralamıştır. Nitekim Efendimiz, kendisine helâk teklif edildiğinde, kanlar içinde “Hayır” diyerek merhameti tercih etmiş; belki iman edecek nesiller adına azabı durdurmuştur.
Uhud’da ilahî koruma konuşur.
Tâif’te ise peygamberî merhamet…
Dizleri kan içindeyken bile 'Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı' diyerek zalimine dua eden bir merhametin mirasçılarıyız. Bu rahmet hepimize yeter.