Gerçek âşık hallerin emiridir, hallere hâkimdir. O hâle kapılıp kalmaz, hâle mahkûm olmaz. Aylar da, yıllar da o ay gibi nurlu, parlak olan üstün varlığa kul köle olmuşlardır. O söyleyince hâl onun buyruğu altına girer. O isteyince gölge varlık olan bedenleri can hâline getirir. Hak yolunda oturup kalmış, hâli beklemekte olan kişi işin sonuna varamamıştır. Hâle hâkim olan kâmil insanın eli, hâl kimyasıdır. Elini oynatınca bakır onun sarhoşu olur, yani altına çevrilir. Kâmil insan dilerse ölüm bile tatlılaşır. Diken ile neşter onun elinde nergis ve beyaz gül olur. Hâle bağlı kalan insan ise hâl gelince yücelir, yükselir; hâl gelmeyince eksilir, aşağılara düşer. Sûfî, hâle kavuşup değeri arttığı için vaktin oğlu olmuştur. Yani geçmişi, geleceği düşünmez; bulunduğu vaktin gereğini yapar. Fakat sâfî olan kişi vakitten de hâlden de kurtulmuştur. Haller, vakitler onun azmine, dileğine, onun isteğine uyarlar ve onun İsa’nın nefesine benzeyen nefesiyle diridirler.
Sevgili, âşığına dedi ki: “Sen benim âşığım değil, hâl âşığısın. Hâl ümidiyle benim etrafımda dolaşıp duruyorsun. Bir an eksilen, bir an kemal bulan hâl, Halil İbrahim Aleyhisselâm’ın mâbudu değildir; çünkü batmaktadır. Bazen batan, bazen şöyle, bazen böyle olan şey gönül bağlanacak güzel değildir. Bazen hoş, bazen nahoş olan; bir zaman su, bir zaman ateş olan, böylece değişip duran varlık ayın burcudur ama ay değildir. Görünüşte güzeldir, fakat güzelliğinden ve kendini yaratandan haberi bile yoktur.”
Gönlü tertemiz olan sûfî kişi, vaktin oğludur; ama babasıymış gibi vakti avucu içine almıştır. Onu sımsıkı tutmuştur. Sâfî olan kâmil insan ise tamamıyla Allah’ın aşk denizine batmıştır. Aslında o kimsenin oğlu, yani kimseye bağlı değildir. Vakitlerden de hallerden de kurtulmuştur. O, doğurmayan bir nura batmıştır.