Geleneksel cinsiyet anlayışı, namusu kadının bacaklarının arasına hapsetmişti. Bu nedenle, kadının tecavüze uğraması onun için, ailesi, yakınları için bu dünyada başa gelebilecek en kötü olay, en yüz karası durumdu. Kadınlara da böyle öğretilmiş, böyle kabul ettirilmişti... Tecavüze uğrayan kadın, saldırganlığın kurbanı olsa bile, mağdur olarak görülmezdi. O artık kirlenmiş, kirletilmiş bir varlık olarak ya ölüme ya da ölümden beter bir yaşama mahkum olurdu... Oysa namus bu değildi. Namus bambaşka şeylerdi. Eğer ille de adına namus denilecekse, mesela insanın özgürlüğü büyük namusu olmalıydı. Özgür olamayan bir insan ya da bir toplum, hiçbir kimliğini, hiçbir değerini koruyamayacağı için, o çokça taptiği geleneksel namus nesneleri olan kadını ve onun yalnız kendi erkeğine ait olması gerektiğini düşündüğü cinselliğini de koruyamazdı. Her şeyiyle köle olan bir erkeğin, sahip olduğunu düşündüğü bu tek şeye yüklediği bu anlam, tepeden tırnağa bir yanılsama, kendini kandırmaydı. Faşizm ve sömürgecilik istediği anda, istediği şekilde o erkeğin namusuna el atabilir, onunla oynayabilirdi. Buna karşılık o erkeğin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bu çarpık namus anlayışı, tarih boyunca kadının sırtında bir yük, onu boyunduruk altına almaya yarayan bir araç olmaktan öteye bir rol oynamadı. Daha kendinin sahibi olamayan erkek, kendini başkasının namusunun sahibi olarak görebilecek kadar çarpık bir bilinç dünyası oluşturmuştu kendine. Erkeğin bu bakışı bir yana, kadın artık kurtarmalıydı kendini. Evet, eğer kadın için bir kurtuluş gelecekse, bu yine ve ancak kadın eliyle olacaktı. Erkeğin fetişleştirdiği kadın cinselliği ve bu mantığın ürünü olan cinsel saldırganlık yalnızca erkeklik kültürünün bir iğrençliğiydi. Tecavüze uğramış kadın, namusu kirlenen kadın değildi. Tersine, namusu