Din ve tasavvufun özünün folklorlaşması, şekle ve ritüele indirilip etik ve ahlâki yanının ihmâl edilmesi ve unutulması, aslın popülariteye/popüler kültüre kurban edilmesi en çok üzüldüğüm, rahatsızlık hissettiğim hususlardan birisi. Bir şekilde, ama az ama çok, hayatında dîne yer veren, hayatın anlamını anlamada ve açıklamada onu da dahil eden her fert bence bu rahatsızlığı hissetmeli.
Mevlâna da bu konuda teskin edici, ruhsal açlığı giderici, doğrunun ve hakikâtin her koşulda sözcüsü olduğunu düşündüğüm bir yandan da şahsımın dahil olduğu ekseriyet tarafından yeterince tanınmadığını, anlaşılmadığını ve hakkının teslim edilmeyip bazen de haksızlık edildiğini düşündüğüm bir gönül insanı. Bu gönül insanının iç dünyasında büyük etkileri, katkıları olan muhterem babası Bahâeddin Veled ve Şems Tebrizî de bu ihmal ve haksızlıktan nasiplerini almakta.
Konya’daki türbesinde “Mevlânâ’nın 7 Nasihati” levhası önünde selfie (öz-çekim) fotoğraflar çekilmeye, kılıç/kalkan şakırtılarına boğulmuş, hamaset soslu şoven senaryolarda figüran durumunda aktarıldığı TV dizilerine indirgenmesini, “aşk” kelimesinin sadece tensel yönünün ön plana çıkarılıp hoş olmayan yakıştırmalara maruz bırakılmasını da aynı şekilde rahatsız edici buluyorum.
Mevlânâ'nın "Kim olursan ol gel!" sözünü bir gevşeklik, ilkesizlik olarak görenler ya da üzerinde yeterince düşünmeyenler; sanki bu sözle "aramıza katıl da olduğun gibi kal, hiç değişim/gelişim gösterme, hata ve kusurlarını terk etme, aynı tas aynı hamam devam et, varlığın anlamını hiç sorgulama, vb..." demiş olduğu yanılgısı içerisinde.
Böyle güzel bir okuma etkinliğini düzenleyen, bu etkinliğe katılıp her biri birbirinden değerli ve güzel paylaşımlarla Mevlânâ'nın daha iyi tanınması, anlaşılması adına yeni kitaplara, yeni ufuklara, yeni