Kıtalararası merak yaratmıştı...
10 bin kilometre uzakta New York yakınlarındaki Elmira şehrinde yaşayan 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuk, cumhuriyetin ilanından bir gün önce Mustafa Kemal'e mektup yazdı.
"Gazi Mustafa Kemal Paşa, Angora, Türkiye... Sayın efendim, ben 10 yaşında Amerikalı bir çocuğum, Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve bayan Kemal hakkında röportajlar okudum. Türkiye hakkında bir defterim var. Şimdiden siz ve bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa küçük bir not ve imzalı fotoğrafınızı gönderin. Bir gün Türkiye'yi görebileceğimi umut ediyorum, saygılarımla, Curtis LaFrance."
Bu mektup 27 Kasım'da Ankara'ya ulaştı.
Mustafa Kemal okudu, cevap yazdı.
"Mister Curtis LaFrans'a, Ankara... Mektubunuzu aldım. Türk vatanı hakkındaki alaka ve temenniyatınıza teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle bir adet fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına yegâne tavsiyem, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla bakmayıp, kanaatlarini mutlaka ilm ve esaslı tedkikata (hakkıyla anlayıp, araştırmaya) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet (önem) eylemeleridir. Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı temenni eylerim. Türkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal."
Bu mektubu ve fotoğrafı 75 yıl saklayan Curtis, 85 yaşındayken Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi davetlisi olarak Ankara'ya geldi.
Anıtkabir'deki törende konuşurken sesi titriyordu: "1938'te Atatürk'ün öldüğünü duyduğumda 25 yaşındaydım. Niye ağladığımı kimse anlamamıştı."
Ankara'da kiralık ev yoktu. Zaten para da yoktu. Milletvekilleri öğretmen okulunda 25 kişilik koğuşlar halinde kalıyorlardı. Karyolalar yetmemişti, yer yataklarını bitiştirip yatıyorlardı. Battaniye benzeri örtü ayarlayıp açık arazide, çayırlarda, ağaç altlarında yatanlar bile vardı, çoğu sıtmaya yakalandı.
Yemek ciddi sorundu. Adam başı 55'er kuruş toplayıp, tabldot sistemi kurmuşlardı. Bakkalın, manavın malına çökmüyorlar, veresiye talep etmiyorlardı, parasını ödemeden ekmek bile almıyorlardı.
Meclis tutanakları dilekçe kâğıtlarının arkasına yazılıyordu. Hatta kese kâğıtlarına bile yazılıyordu.
Milletvekillerinin çoğu fiilen cephede vuruşuyordu. Fırsat buldukça Meclis'e geliyorlardı.
O ilkel şartlarda, iletişim dehasıydı.
Telgrafi internet ağı gibi kullanıyordu.
Memleketin kılcal damarlarına adeta e-posta gönderir
gibi, whatsapp mesajı atar gibi telgraf çekiyordu.
Telefon yokken, uydu yokken, resmi dairelerin bile çoğunda elektrik yokken, isimsiz kahraman telgrafçılarımız sayesinde uçan kuştan haberi oluyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın sonunda "zaferi nasıl kazandınız?"
diye soran yabancı gazetecilere "telgrafın telleriyle"
cevabını verecekti.
"Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer, namusunu kurtarması için hiçbir ümit kalmadığı anda, hiç olmazsa intihar etmeye yarar" diyordu.