Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil

Yazar
8.9/10
1.919 Kişi
·
4.853
Okunma
·
764
Beğeni
·
14.803
Gösterim
Adı:
Yılmaz Özdil
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1965
Türk gazeteci yazardır. Yılmaz Özdil, İzmir Atatürk Lisesi'nin ardından Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik bölümünden mezun olmuştur. Mesleğe Yeni Asır gazetesinde muhabirlik yaparak başladı. Ardından Fatih Çekirge'nin genel yayın yönetmenliği yaptığı Star gazetesinin kuruluşunda bulundu. Star gazetesinden ayrıldıktan sonra Ciner Medya Grubu'na geçti. Sabah gazetesinde köşe yazarlığı ve atv haber genel yayın yönetmenliği görevlerinin üstlendi. atv ve Sabah'ın TMSF'ye devredilmesinin ardından Hürriyet gazetesine geçti. 2008 yılında Uğur Dündar'ın sunduğu Star Ana Haber bülteninin yayın yönetmenliğini yapmaya başlayan Özdil, Hürriyet'in üçüncü sayfasında ve aynı zamanda Fanatik gazetesi çatısı altında spor yazarlığı da yaptı. Halen Sözcü Gazetesinde yazmaktadır.

Yılmaz Özdil, Üniversite 3. sınıftayken tanıştığı Hülya hanım ile 1989 yılından beri evli olup Pelin (d.1991) adında bir kız çocuğu vardır.
BİLİYOR MUSUNUZ?
“1923TE TÜRKİYE’DE;
Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu.
40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
Traktör sıfırdı, karas...aban’dı.
5 bin köyde sığır vebası vardı.
Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu,
Bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu.
Memlekette sadece 337 doktor vardı.
Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü.
Diş hekimi, sıfırdı.
Dört hemşire vardı.
40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
Ortalama ömür 40’tı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu.
Kiremit bile ithaldi. Adı Marsilya kiremidiydi.
Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti.
Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı.
Otomobil sayısı bin 490’dı.
Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken…
Bugün bazılarının yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım... 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu.
Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, o sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.
Kadın, insan değildi.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu.
Kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu.
Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu,
Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu.
“Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.,
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu.
Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.
Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya…
İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı.
Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!.”
Bu ülke iki kitabı okumadığı için bu hale geldi:
1- Kuran’ı Kerim; okuyup anlasaydık dini kullandırmazdık…
2- Nutuk; okuyup anlasaydık düşmanı tanır, vatanı sattırmazdık…
Trablusgarp'ta ,Çanakkale 'de ,Kurtuluş Savaşı 'nda, en kanlı çarpışmaların en kritik günlerinde bile elinden kitap düşürmezdi.
Padişahlar arasında en çok Yıldırım Bayezid'i beğenirdi.
"Birgün ressamlar kahramanlık simasını kaybederlerse, Yıldırım'ı alsınlar , onun simasını yapıversinler " diyordu.
Kadın, insan değildi.

Nüfus sayımında sayılmıyordu.
Büyükbaş hayvanlar bile sayılıyordu...
Kadınlar sayılmıyordu.

Eşit birey oldu.

Medeni Kanun kabul edildi,
Resmi nikah getirildi.
Aynı anda birden fazla kadınla evlenme kaldırıldı.
Yaş sınırı konuldu, küçük yaşta evlilikler önlendi.
Miras hukukunda cinsiyet ayrımına son verildi.
Siyasi haklar teslim edildi, seçme seçilme hakkı verildi.
Eşit eğitim hakkı verildi.
Meslek edinme hakkı verildi.
Yılmaz Özdil
Sayfa 231 - Kırmızı Kedi Yayınevi
Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy,
Berkin de unutulmayacak asla

Sana gelince usta...

Hatırlanmak bile istenmeyeceksin.
Yatacak yerin yok, bilesin.
Tükürmesinler diye mezar taşına...
Toma bekleyecek başında.
Mustafa Kemal'e rakı içiyor diye "sarhoş" demeye getiriyorsan eğer "sarhoş kafayla kurup yücelttiği memleketi, ayık kafayla niye yönetemiyorsun? " diye sorarlar adama...
Erkeklerin % 7'si, kadınların binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazarların ezici çoğunluğu subay ve gayrimüslimdi.
Yılmaz Özdil
Sayfa 157 - Kırmızı Kedi Yayınevi
Hediye mi arıyorsun?? Hiç düşünme !
Seyahate mi çıkıyorsun?? Hemen valizine al!
Umutsuz musun ?? Bir daha , bir daha , bir daha oku!
Okunacaklar listesi mi oluşturuyorsun ?? İlk sıraya yaz!
Harika bir başucu kitabı...

Her kesimin "kolaylıkla" okuyabileceği bu kitapta zorlanacağın tek yer ; Mustafa Kemal'in hastalıklı bir ülkeyi "bu kadar kısa bir sürede nasıl saygın bir cennete dönüstürebilmeyi başarmış olması " olacaktır .

Lütfen lütfen lütfen ulaşabildiginiz kadar insana bu kitabı anlatin ,bahsedin ,aklının bir köşesinde kalmasına vesile olun!

Zamanım yok ama deme!
Zamanı sen yaratmaya çalış!
Savaş zamanında bile "kitap okumaya vakit bulabilen ATA'n var iken , sudan sebeplerle ," soluksuz okunacak bu kitap"tan kendini mahrum etme!

Her sayfası duygu ,zeka yüklü ...
Titiz bir çalışma ...
Rekor sayıda okunmayı hakediyor !
Hadi bir fırsat verin ...
ATA'MIZ hakkında çok güzel detaylarla başbaşa kalmaniz dileğiyle ...
İyi okumalar ...
O Bir Lider
O Bir Kahraman
O Bir Deha
O ........

Kelimelerle anlatılamayacak kadar üstün vasıflara sahip bir insanötesi varlık. Ama ben bunlardan bahsetmeyeceğim.

İki üç yaşlarında tanıştım kendisiyle. Hangi özelliği anlatıldı bana, hangi yönüne hayran kalıp onu sevdim hatırlamıyorum ama hatırladığım tek şey büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiğim ATATÜRK olacağım cevabıydı. İlkokul sıralarında da aynı cevabı veriyordum. Sınıftaki erkekler, kızlardan Atatürk olmaz önce erkek olman lazım diyerek benimle dalga geçiyordu. İçimden üzülsem de dışarı yansıtmıyordum. Cinsiyet ezikliğini o yaşta yaşamıştım. Ben neden erkek değilim neden Atatürk olamıyorum diye içimden isyan ediyordum. Ama kararlıydım yılmayacaktım. Gerekirse önce erkek olacaktım sonra Atatürk olacaktım. Seneler boyu "büyüyünce Atatürk olacağım" demeye devam ettim. Kim ne derse desin umursamıyordum.

Kitabın 96. sayfasında
"Mustafa Kemal için kadın veya erkek ayrımı yoktu. Yürek var mı ona bakıyordu."
yazıyordu. Evet bu dedim bende o yürek vardı erkek olmasam da olurdu. Büyüyene kadar hiç vazgeçmedim büyüyünce Atatürk olacağım demekten. İşte Atatürk'ün bahsettiği yürek buydu.

Ve büyüdüm. Atatürk olamasam bile Atatürkçü oldum. Ona hep hayran oldum, ona hep aşıktım. Dinsizlikle imansızlıkla suçlandım ama hiç vazgeçmedim. Tıpkı Atatürk olmak için önce erkek olmak gerek denildiği zamanlarda vazgeçmediğim gibi.

Yıllar boyu Atatürk'ün hep zaferlerini kahramanlıklarını okuyarak büyüdüm. Onun gibi bir insan yoktu olamazdı o insan bile değildi daha üstün bir şeydi. Ve bu kitapla onun yine yüce özelliklerinin yanında ne kadar vakur, ne kadar ihtiyatlı ve ne kadar insancıl bir insan olduğunu gördüm. Kitapta o kadar gerçekçi, o kadar ayrıntılı şeyler yazıyor ki Atatürk'ün insan yönünü en detaylı şekliyle tanıdım. Onun kütüphanesine girdim, okuduğu kitaplara göz gezdirdim, gümüş tabakasından sigara içtim, yatağına uzandım, masasında rakı içtim. Aşçısıyla, soförüyle tanıştım kızlarıyla oyun bile oynadım. Kitap bitene kadar sanki onunla yaşadım hep onu yanımda hissettim. Bu kadar ayrıntıyı hiçbir kitapta okumamıştım.

İlber Ortaylı kitabı mı Yılmaz Özdil kitabı mı diye soranlar için kitapların isimlerini okuyunca kararı kendilerinin verebileceklerini düşünüyorum. Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabı savaş kahramanı Atatürk'ü anlatıyorken Mustafa Kemal kitabı içimizden bir insan olan Atatürk'ü anlatıyor.

Yılmaz Özdil'i bu detaylı bilgileri bir araya toplayıp bizlere sunduğu için tebrik ediyorum. Beşikten mezara herkes bu kitabı okumalı.

#34407909 etkinlik için Elit Bey'e teşekkürler
Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
* * *
“Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
* * *
“1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
1916’ya kadar Mustafa Kemal,
1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
1934’te Atatürk!”
* * *
Bandı biraz geriye saralım,
Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
*
Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
Eğer direnmezsen;
Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

“EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
Bilmezsen; Yine Yaşanır!
O yüzden unutma!
HATIRLA!!!
https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


*

“40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
Şeker üretimi yoktu,
Un ithaldi, pirinç ithaldi,
Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
Bit’le başa çıkılamıyordu,
İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
*
Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
*
1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
*
Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
*
Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
*
İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
* * *
Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
Limanlar, madenler yabancılara aitti.
Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
Var gibi ama yok gibi…
*
Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
*
Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
*
Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
*
Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

İlber Ortaylı Yorumu;
https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
*
Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
Tam bir doğa aşığı idi,
Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
*
Kitap okumayı severdi,
Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
En sevdiği kitaplar arasında;
Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
*
Tevfik Fikret hayranıydı,
Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
*
Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
Medeni kanunu meclisten geçirdi,
Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
Kadın hakları savunucusu idi,
Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
Kadınlara eğitim hakkı verildi,
Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
*
Dönem itibari ile;
“Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
“Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
….
*
Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
*
“4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
Medreselerde Türkçe yasaktı,
Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
*

Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
2 ay tutuklu kaldı,
Affedildi,
İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
Sürgünler yeni başlıyordu,
Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
Sürgün edildi,
Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
Tenkitlerini sürdürüyordu,
Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
“Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
1914’te Yarbaylığa terfi etti,
Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
“Çanakkale’ye atandı,
Orient Express’le İstanbul’a geldi,
Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
Anafartalar Kahramanı,
Gelibolu’ya ayak bastı.”

*
“57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
Mustafa Kemal anlatıyor:
"- Nerede düşman?
- İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
- Düşmandan kaçılmaz dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
- Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
*

“Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
*
“Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
*
Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
*

Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
Gazeteler ondan bahsediyordu,
Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
“Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
Onu hiç çıkarmayacaktı…
1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
“15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

*
İncelemeyi uzatmamak adına;
Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
*

Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
*

* * *
Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
* * *

Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

Yazdığım en uzun inceleme oldu.
Sevgili Yılmaz Özdil;
Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
Sevgili Özdil;
Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
*
Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
*
Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
Okuyun,
Okutun,
Hediye edin.
Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
Sadece başlangıçları olsun…

İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
“Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
*
*
Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
(Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
Çankaya
Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
İlhan Ersel
https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
Cahit Kayra derlemesi;
http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
*

*
Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
*
*
Atatürk ve Sevgi ile kalın…
Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
*
Yolun, yolumuzdur,
Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

*
Ruhun Şad olsun!
Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
*
Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
*
Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
*
Saygı ve Sevgilerimle…
*
Üzgünüm, duymak isteyeceğiniz şeyleri bu incelemeye yazmayacağım.
Hatta incelemem belki de birçok arkadaşı(mı)n hoşuna gitmeyecek. Ama bu gerçekleri söylemekten çekineceğim anlamına asla gelmiyor.

İlk çıktığı zaman kitabı elime aldım. Yavaş yavaş ve sindire sindire okuyup bir nevi önyargılarımı silmeye çalıştım. Ama üzgünüm, kitabın kapağını kapatırken önyargılarımdan kurtulamadım aksine düşündüklerimin gerçek olduğa karar verdim.

Sarı saçlı paşa mavi gözlerini ufka dikmişti...

Yunan ordusu tırsmıştı...

Ondan sonra İsmet geldi...

Ve....

Bir kıyamet koptu...

Toplar...

Tüfekler...

Süngüler...

Savaşı kazanmıştık...

Paşa geldi ve ilk emrini verdi...

ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR İLERİ!!!...

Ne hissettirdi? İnsan o anı birden yaşamış gibi oluyor değil mi? Tabi burası kitapta yazmıyor ben sadece kendi kelimelerimi dökmeyi denedim.(Özdil tarzı)
Kitap güzel, hatta Atatürk çok çok güzel anlatılmış bu konuda herkese katılıyorum. Ama Özdil’i bu kitapta açıkcası samimi bulmuyorum.

Atatürk sevgisine, Cumhuriyet bağlılığına, kadınlara verdiği öneme, gençliğe ve geri kalan her şeye asla lafım yoktur ki kendisi köşe yazılarından da sevdiğim bir gazetecidir. Sadece anlamaya çalışıyorum. Neden? Niye? (?)

O kadar kitabın reklamını yapıyorsunuz, kitap binlerce basılıyor, Mustafa Kemal’i böyle görmediniz diyorsunuz, bu kitap için 10 yıl hazırlandım diyorsunuz ama okuyucularınıza kaynak gösterme zahmetinde bulunmuyorsunuz. Bazı noktalarda tamamen size kaynak görmeden onaylamamızı istiyorsunuz. Ee bunun muhalefet olanlardan ne farkı var? İyi yazıldı diye bir şey körü körüne görmeden inanmak mı lazım? Buna asla katılmıyorum. Aynı şeyleri de düşünsek, aynı bağlılıklara da sahip olsak, bir kaynak ve bir belge görmeden sadece yazan kişi için “O Yılmaz Özdil, yanlış yazmaz ona inanacağız!!!” gibi bir düşünceye sahip değilim.

Bu yüzden yazdığı birçok hikaye bende havada kalmıştır. Kaynak olmadığı için de alıntılarına bile isteye yer vermedim. Bu kitaplar bana göre çerezliktir. Alırsın ve bildiğin insanı farklı kişinin bakış açısından tekrar okur, tekrar sorgular, tekrar hafızanda yerini korursun.

Sadece şunları söylemek istiyorum. Bu kitap için “Örnek olsun, düşmanları belki alır, okur ve onu tanır,” denildi. Ama cidden bu kaynak, belge vs.. olayları benim için çok çok önemli. Yani bir insana bir şey anlatmak, öğretmek istiyorsan ona delillerini sunmak zorundasın. Ha sen sunarsın o yine yalanlar orası çok ayrı... Ama sen o ortamı yine de sağlamak zorundasın ki eğer böyle bir işe kalkışıp şu dönemde Atatürk kitabı yazıyorsan.

Açıkcası bu tarih kitapları mevzusunda fazla titizim. Kaynakça olarak yabancı kitaplardan ve onların belgelerinden de kitaplarda yer edinmesini isterim. Çünkü bu tarihi, savaşları tek bir ülke yaşamıyor. Bu insanlara ve geçmişe dair yabancı kaynaklardan da çok fazla bilgi ve belge var. Bir kitap bana her şekilde açık olmalı ve her şekilde emeğini göstermeli.

Şuna da değineceğim. Aynı zamanlarda çıkmış iki kitap var. Biri Yılmaz Özdil’in kitabı diğeri ise İpek Çalışlar’ın Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabı. Aynı zamanlarda çıkmış olmasına rağmen Yılmaz Özdil 179, İpek Çalışlar 12 kişi tarafından okunmuş.

İpek Çalışlar kitabında belgelerine çok güzel yer vermiş ve tüm yazdıklarını kanıtlar nitelikte kitap yazmıştır. Yakında ona da inceleme yazacağım ve o zaman da objektif düşüncelerime yer vereceğim.

Üzgünüm, bu kitap bana para koktu. Samimi bulamadım.

Zaten tarihçilerin de sizleri(gazeteci ya da diğer meslek gruplarını) doğru şeyler yazsanız bile örnek göstermemesinin sebebi budur. Geçenlerde tarih bölümünde akademisyenlik yapan arkadaşımla sohbet ediyordum. Kendisine bir soru yönelttim. Sorumu cevaplamakta tereddüt ettiğini söyledi ve ona “neden?” diye sordum.

Kendisi ise bana şöyle söyledi: “Benim uzmanlık alanım bu değil. Hobi olarak o konuya yoğunlaşsam bile bir şeyden net olarak konuşamam ama sana elbette anlatırım. Fakat şunu söyleyeceğim. Hepimiz alanlar seçiyoruz. Her yıl veya ay, dünya çapında ortaya çıkan bir sürü belgeler, bir sürü kaynaklar keşfediyoruz. Ya da araştırmalar sonucu ortaya yeni şeyler çıkartıyoruz veya çıkıyor. Hepimiz her alan için bütün bilgilere sahip olamayız. Çünkü çalışmak ve öğrenmek özveri istiyor. Bunu sağlamak da çok zor. Ama sana çok güzel kitaplar ve tarihçiler önerebilirim. Uzmanlık alanlarında yıllarca çalışma yapmış insanların kitaplarını okuyabilirsin. Tarih bilgi ister, tarih kaynak ister, tarih emek ister. Bunu unutma.”

Söyleyeceklerim bu kadar, teşekkürler.
Içerik açısından pek değerlendirmeye girmek istemiyorum. Yani girmesem iyi olur...
Her zaman savunduğum ve genelde uyguladığım bir düşünce var. O da, karşı ki tarafa istedigin kadar tekme tokat saldır eline bişey geçmez... Ama tam yeri ve zamanında öyle bir laf söylersin o taşlar gediğine oturuverir. Öyle bir kitap iste... Bu kitapla ögrendigim cok şey oldu. Mesela beni trilyeli papaz hakkinda arastirma yapmaya sevk etti. Kimse yanliş anlamasinda yilmaz özdilin kitaplari türkü gibi. Anlayarak okumak belirli bir kültur birikimi gerektiriyor. Yani seher vakti bülbülün garip garip neden öttügunu bilmezsen, türküyü anlayamazsin. Ya da türkulerde ki gül- bülbül ilişkisini. ( gecen bunun sinavi vardi orda çalistim calistim şimdi size satiyorum =))Cok alakasiz bir örnek verdim. Ama böyle yani....
Gururlandirdigi kadar, utanctan yere sokan sayfalar var. Bana yeni yeni bilgiler kazandirdi. Okumak için ayirdigim zamanin her bir saniyesi sonuna kadar helal olsun. Ayrıca dilini çok seviyorum. Gündelik kullandiğim dile çok yakın bir dil kullanıyor. Neyse gene tam da bir lafi gedigine koyan kitap yazıp, verebileceği tüm rahatsizliklari vermiş... Eline saglik.
Yılmaz Özdil imzalı ‘Mustafa Kemal’ bu yıl içinde çıkan ve okuduğum üçüncü Atatürk biyografisi oldu. İlki İlber Ortaylı’nın, ikincisi ise İpek Çalışlar’ın kitapları idi…

Aslına bakarsanız, bu gibi kitapların sayısının hızla artması iyi bir şey; keza Atatürk araştırmalarının da öyle. Yıllarca aptalca polemiklere konu edilen aile kütüğü, akraba isimleri gibi konuların hepsi hiçbir tartışmaya mahal verilmeyecek şekilde ortaya konulmuş durumda. Ha, gözünü düşmanlık, kalbini pas bürümüş bir güruh için bunlar da bir şey ifade etmeyebilir ancak Allah onların vicdanlarını kör etmişse bilumum yazarların dahi yapabileceği bir şey yok!

Bu tarz eserlerin, üstelik titiz çalışmaların arttığı bir gerçek çünkü demek ki toplumda Atatürk’e karşı bir hasret, bir arayış var. Bu sevgi ve alakanın devlet eliyle olmadığı ise çok açık; bilakis tamamen sivil ve içten bir özlem. Bir nevi geçit törenleri gibi kokan, heyecansız resmi bayram anmaları gibi değil toplumun Atatürk anmaları. Her yıl milyonlarca insan gönüllerinden gelerek Anıtkabir ziyareti yapıyor; Selanik turlarında muazzam bir artış var -ki bendeniz dahi iki defa gittim o topraklara...

Ülkenin niçin bu hale geldiği apayrı bir siyasi ve sosyolojik mevzu. Ömürleri boyunca Atatürk düşmanlığı yapan, hatta ‘Atatürk’ demeyi zul sayan ve asla Atatürk demeyen bir kesimin başrolleri kaptığı kesin ancak meydan boş değil. Neyse, fazla uzatmayayım…

Kitabı raflarda görünce ilk iş olarak içindekiler kısmına baktım. Kitabın sonlarına konulmuştu. Sonra da hızlı bir şekilde sayfaları çevirip biraz göz attım. Sebebi şu idi; Yılmaz Özdil’in daha önceki kitaplarında olduğu gibi ya da pek çok köşe yazarının bastığı kitaplarda olduğu gibi miydi? Yani yayımlanmış yazılar tek kapakta toplanır ve çarpıcı bir başlık seçilip, kitap adı yapılır. Özetle, kitabın adı Mustafa Kemal’dir ancak içindeki yazılardan sadece biri odur.

Neyse ki öyle çıkmadı.

Anladığım kadarıyla kalabalık bir ekip tarafından, üzerinde epeyce çalışılmış ve Yılmaz Özdil’e takdim edilip, onun tarafından kaleme alınmış bir eser.

Zaten baştan sona Özdil’in üslubu var. Köşe yazılarındaki o kısa cümleler, alt alta yazılmış ve bazen bir serbest vezin şiir havası veren bir yazım. Bu yazımın da etkisiyle kitap çabucak bitiyor. Bakmayın siz 500 sayfadan çok olduğuna, birkaç oturumda bitebilecek bir kitap…

Peki, beğendim mi? Evet. İçinde bir kısmını daha evvelden bildiğim, bir kısmını ise ilk defa duyduğum şeyler vardı. Anadolu’da ve nispeten muhafazakâr/sağ cenahta büyümüş, yetişmiş, zaman zaman Atatürk konusunda aklı karışmış biri olarak benim de yıllarca duyduğum, bugün ise saçmalık olarak nitelendirdiğim pek çok iftiraya cevap verilmiş. Hatta bu iftiraların kaynaklarının aslında neler olduğu da açık açık yazılmış.

Atatürk’ü seven, ona kıymet veren ve bunu her ortamda söyleyebilen birisi olarak Yılmaz Özdil’in benim referansım olmayacağını da ifade etmek isterim. Çünkü onun da belli konularda tenkite kapalı olduğu kanısındayım. Nitekim kitapta hatadan münezzeh, kusursuz bir insan profili çizilmiş. Oysa öyle değildi, bizim Atatürk’ümüz de hepimiz gibi yanlışı, eksiği olan bir fani idi. Ben onu ‘Kemâl’ olduğu için değil Mustafa Kemal Atatürk olduğu için seviyorum zaten.

Kitabı faydalı ve beğenilir bulmakla birlikte, bence önemli bir eksiğini söylemem lazım. Kaynakça yok. Tamam, bir bilimsel makaleler toplamı değil, kabul lakin sayfa altına kaynak yazılmasını da geçtim ama en azından en sona bir kaynakça eklenmeli idi. Böylece yazılanlar havada kalmazdı.

Zaman zaman roman tadında olmayı başaran bir kitap var ortada; ilgilisine tavsiye ederim…
Mustafa Kemal, nasıl bir inceleme yazacağım inanın bilmiyorum. Çünkü yanlış bir kelime yazıp saygısızlık dahi yapmak istemiyorum. Kitabı okurken hiç sıkılmadım, çok akıcı bir dille yazılmış. Yılmaz Özdil çok iyi iş çıkarmış.

Sıkılmadım derken mesela İlber hoca'nın bazı kitaplarında boğuluyorum ne kadar çok sevsemde kendisini. Eee birde söz konusu Atatürk olunca hiç mi hiç sıkmadı. Daha önceden biyografi olarak okuduğum Atatürk'ü Ben Öldürdüm kitabını çok beğenmiştim. Bu kitabı da okurken ister istemez kıyas yaptım. İlk başlarda Atatürk'ü ben öldürdüm kitabı daha güzel diyordum yanıldığımı anladım.

Mustafa Kemal kitabı müthişti. O kitapta çok iyiydi ama sayfaları çevirdikçe neler neler öğrendim. Bilmediğim ne kadar çok şey varmış. Üstün körü bilgilerle hayatım devam ediyormuş. Kitap bana çok şey kattı, bildiklerim tazelendi ve yeni şeyler öğrendim. Ve en önemlisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e yine minnetlerimi sundum. Mekanı cennet olsun. Onu ne çok sevdiğimi okudukça sevgimin arttığını hissediyordum.

Kitap içime içime adeta işledi. Yılmaz Özdil taraflı da yazmamış. Herkes okumalı bu müthiş eseri. Duygulanmamak elde değil. Atatürk hakkında dini yönden de çok eleştiriyorlar, şu ön yargılarınızdan kurtulsanız ve okusanız kitabı. Neler olduğunu göreceksiniz.

Çok hakkını yiyorsunuz çok... O da inandığınız Allah'a hesap verecek siz de!!! O zaman onu yargılamayı bırakın artık, şu güzelim vatanı bizlere hediye etmiş silah arkadaşlarıyla... Allah hepsinden razı olsun. Kıymetini bilelim Atamızın da Vatanımızın da...

Mükemmel eser...
Yılmaz Özdil'in 10 Yıllık Emeğim dediği çalışması dün elime ulaştı ve zevkle okuyorum. Gerçekten Harika bir kitaba benziyor. Rekor Basımını da unutmamak lazım 1.881.000 adet.
İncelememe benim için bu eseri özetleyen Celal Bayar'ın 10 Kasım 1953 tarihinde Atamızı vatan toprağına defni esnasında yaptığı konuşma ile başlamak istiyorum.

'Atatürk...
Seni halife yapmak,padişah yapmak isteyenler oldu.
İltifat etmedin.
Milli irade yolunu seçtin.
Hayat ve Şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin.
Türk'ün gıpta ettiği,taziz ettiği,övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin,bütün bu meziyetlerinle Türk'ün ta kendisiydin.
Şimdi seni,kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz.Bil ki,hakiki yerin,daima inandığın ve bağlandığın Türk Milleti'nin minnet dolu sinesidir.
Nur içinde yat.'(syf 495)

Bazı ruhlar vardır özgürdür.Kavrayamazsınız,kontrolünüzde değildir anlayamazsınız.Çağından uzaklarda çok engin ufuklarda bir yerdedir o ruh.

İsyanı temsil eder,bağımsızlığı temsil eder,mücadeleyi temsil eder,barışı,huzuru,seni beni temsil eder.Ete kemiğe bürünür bir YİĞİT'i temsil eder.

Hayatı neden sonuç aralığındaki kararlar belirler ya şerefli bir şekilde mücadele eder ölürsün ya da şerefsiz bir şekilde mücadeleden kaçar yaşarsın.

İşte bu YİĞİT bu MİLLET'le tekrar ve tekrar mücadele edip savaşmayı tercih etti,ettirdi...Ve yaşattı...Bir Anka gibi...

Bir çift lafım bu yolu idrak edemeyecek kafalara rıza nur gibi armstrong gibi soysuzların yolundan giden kendine tarihçi sıfatı yakıştırması yapan bozuntulara...


Ne kadar çabalarsanız çabalayın ne kadar yalan,palavra sıkarsanız sıkın.Bu güneşin ışığında her zaman kaçacak delik arayacaksınız.

Bu Millet sizin gibilere hiçbir vakit pabuç bırakmadı bırakmaz.Nurlar içinde yatan ATA'sını da sizlere yedirtmez.

Sağlıcakla kalın... İyi okumalar...
Bu incelemeyi özellikle Murat Çelik için paylaşıyorum. Yılmaz Özdil kalemine hayran olduğum yazarlardan sadece bir tanesi. Gene her zaman ki gibi dilime ve hislerime tercüman olmuş.

Özdil, kitapta öncelikle kadınlar başlığında o günkü irdeleyeceği kadınla alakalı bir başlık atıyor, fikrini ve incelemesini paylaşıyor sonrasında ise o kadınla alakalı bir paragraflık kişinin şimdiki akıbetiyle veyahut köşe yazısı içinde paylaşmadığı önemli bir bilgiye değiniyor.

Yazarın diğer kitaplarını da şimdiden sıraya koydum bile: Adam, Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda ve Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda...

Yazarın biyografisi

Adı:
Yılmaz Özdil
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1965
Türk gazeteci yazardır. Yılmaz Özdil, İzmir Atatürk Lisesi'nin ardından Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik bölümünden mezun olmuştur. Mesleğe Yeni Asır gazetesinde muhabirlik yaparak başladı. Ardından Fatih Çekirge'nin genel yayın yönetmenliği yaptığı Star gazetesinin kuruluşunda bulundu. Star gazetesinden ayrıldıktan sonra Ciner Medya Grubu'na geçti. Sabah gazetesinde köşe yazarlığı ve atv haber genel yayın yönetmenliği görevlerinin üstlendi. atv ve Sabah'ın TMSF'ye devredilmesinin ardından Hürriyet gazetesine geçti. 2008 yılında Uğur Dündar'ın sunduğu Star Ana Haber bülteninin yayın yönetmenliğini yapmaya başlayan Özdil, Hürriyet'in üçüncü sayfasında ve aynı zamanda Fanatik gazetesi çatısı altında spor yazarlığı da yaptı. Halen Sözcü Gazetesinde yazmaktadır.

Yılmaz Özdil, Üniversite 3. sınıftayken tanıştığı Hülya hanım ile 1989 yılından beri evli olup Pelin (d.1991) adında bir kız çocuğu vardır.

Yazar istatistikleri

  • 764 okur beğendi.
  • 4.853 okur okudu.
  • 424 okur okuyor.
  • 3.245 okur okuyacak.
  • 67 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları