Bu kahraman öncüler, vaktiyle peygamberler kafilesinin karşılaştıkları engellerin tıpkısı ile karşılaşıyorlar; cahiliye, peygamberlere karşı hangi kötülükleri yaptı ise, onlara da aynı kötülükleri yapıyor. Zaman döndü, dolaştı ve Peygamberimizin geldiği gününün aynısını karşımıza çıkardı. Günümüzde bu dini tüm insanlığa duyurmak üzere gelmiş olan Peygamberimizin yaşadığı şartların aynısını yaşıyoruz, Peygamberimizin vaktiyle yüzyüze gelmiş olduğu cahiliye zihniyetinin tıpkısı ile yüzyüzeyiz. O günlerdeki cahiliye zihniyeti, daha önce Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’in, Hz. İshak’ın, Hz. Yakub’un, O’nun torunlarının, Hz. Yusuf’un, Hz. Musa’nın, Hz. Harun’un, Hz. Davud’un, Hz. Süleyman’ın, Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’nın, kısacası tüm peygamberlerin getirip yaydıkları İslâm aydınlığının arkasından insanlığa egemen olmuştu.
Sözünü ettiğimiz cahiliye zihniyeti kimi dönemlerinde yüce Allah’ın varlığını kabul eder, kimi dönemlerinde etmez. Fakat her iki durumda da yeryüzünde insanlar için çeşitli rabbler ortaya çıkarır. Bu rabbler, bu düzmece ilahlar, yüce Allah’ın indirdiği ilkeler dışındaki ilkeler uyarınca insanlara egemen olurlar. İnsanların önüne çeşitli yasalar, değer yargıları, gelenekler ve sosyal kurumlar koyarlar. Böylece insanlar, yüce Allah’ın egemenliğini bir yana bırakarak bu sahte rabblerin egemenliği altına girerler.
İşte İslâm çağrısı da bu noktada ortaya çıkar. Bütün insanları bu yeryüzü kaynaklı rabbleri hayatlarından, sosyal kurumlarından, toplumlarından,değer yargılarından ve yasalarından kovmaya, ayıklamaya çağırır. Buna karşılık onlara her konuda yüce Allah’a dönmeyi, O’nu ortaksız Rabb kabul etmeyi, O’nun rakipsiz egemenliğini benimsemeyi, sadece O’nun yasalarına ve sistemine uymayı, O’nun buyruklarından ve yasaklarından başka hiçbir buyruğu, hiçbir yasağı