Cezmi Ersöz’ün Şizofren Aşka Mektup adlı eseri, aklın sınırlarında dolaşan bir aşkın, duygusal ve zihinsel parçalanma hâliyle iç içe geçmiş hâlini anlatır. Ersöz burada “aşk”ı yalnızca bir duygusal deneyim değil, aynı zamanda bir varoluş krizi olarak ele alır. Mektuplar biçimindeki anlatı, okuyucuya içe dönük bir monolog gibi seslenir; bu monologda delilik ile sevgi, tutku ile acı arasındaki çizgi giderek silinir. Anlatıcı, sevdiği insana değil, kendi içindeki kırılmalara mektup yazar gibidir. Bu yönüyle eser, yalnızca bir aşk hikâyesi değil, modern insanın ruhsal bölünmüşlüğünün şiirsel bir kaydıdır.
Ersöz’ün dili, sade ama derin bir lirizme sahiptir; her cümlesi, hem bir itiraf hem bir iç döküş gibidir. Şizofren Aşka Mektup, aşkın insanı nasıl hem büyüten hem de yok eden bir güce dönüştüğünü gösterir. Yazar, “şizofren” kelimesini tıbbi bir tanım olarak değil, aşkın yarattığı bilinç bölünmesini anlatan bir metafor olarak kullanır. Okur, bu metinde bir aşkın çılgınlığını değil, insanın kendine dokunma arzusunu görür. Sonuçta Cezmi Ersöz, bu kitapta aşkı bir duygu değil, bir varoluş deneyimi — bir iç yangın, bir iç sesle hesaplaşma olarak sunar.