İyilik, insanın içinde bir ihtimal gibi durur.
Ama güç, her zaman daha yakındır.
Savaş bu yüzden hiç bitmez.
Gri Arılar, insanın doğaya değil, kendine yenildiğini anlatıyor. Keyifli okumalar
İnsan bazen olacak şeyleri değil, olmasını beklediği şeyleri yaşar. Sirte Kıyısı benim için tam da böyle bir roman. Bu kitapta olay yok gibi ama aslında insanın içinde sürekli bir şey oluyor. Sessiz, ağır ve kaçınılmaz. Orsenna’da zaman akmıyor, çürüyor. Her şey bir şey olacakmış gibi geriliyor ama hiçbir şey tam anlamıyla gerçekleşmiyor. Ve insan bir noktadan sonra şunu fark ediyor:Beklediğin şey dışarıda değil, kendi içinde büyüyen bir boşluk.Bu roman bana göre sabırsız okura göre değil. Ama eğer durup o sessizliği dinlersen, sana kendini gösteriyor. Ne tam bir başlangıç var, ne de net bir son.Sadece… yavaş yavaş yaklaşan bir şey.
Ve belki de en rahatsız edici olan bu:
Hiçbir şey olmuyormuş gibi görünürken, aslında her şey çoktan olmuş olabilir.Keyifli okumalar
Sirte KıyısıJulien Gracq · Sel Yayınları · 20214 okunma
Bilinçdışının derinliklerine rüyalarda dalarız. Onun sonsuz, kolektif imgelerle örülü dünyasında, kimi zaman anlamını bilmediğimiz ama derin duygular uyandıran sahnelerle karşılaşırız. Sabah uyandığımızda o sahneleri ve duyguları çoğu kez berrak bir şekilde hatırlarız. Fakat zaman geçtikçe, o sahneler yavaş yavaş hiçliğe karışır; yalnızca hisleri kalır. Bu hisler zihnimizin derinliklerine, bilinmeyen bir yere akar; unutulur ama orada, bilincin karanlık katmanlarında yaşayan bir ölü gibi varlığını sürdürür.
Ben Han Kang’ın romanlarını okurken, metinlerindeki “gibi benzetmelerini” bu hislere benzetiyorum. Çünkü o benzetmeler de, tıpkı rüyalar gibi, anlam ile belirsizlik arasında salınan sessiz yankılardır.
Han Kang okumak, bazen insanı boğan rahatsız edici bir rüya gibidir; bazen de yaşanan duyguların en dip noktasına dokunur. Han Kang, tükenmişliğin içindeki duygu durumunu öyle derin hissettirir ki, okurunu adeta dipsiz kuyulara doğru çeker. Sonuç olarak dipsiz kuyularda keyifli okumalar :)
“Sofie’nin Dünyası”, bir felsefe kitabı gibi başlamıyor aslında ,daha çok, evin penceresinden dışarıyı ilk kez farklı bir gözle izlemeye başlamak gibi. Düşüncenin tohumları yavaşça toprağa bırakılıyor, her sayfada bir bilinç kıpırdaması beliriyor. Zamanla sorular büyüyor, kelimeler yerini sessizliğe bırakıyor. Sofie’nin mektuplarla açılan içsel yolculuğu, salt bir entelektüel serüven değil. Burada zihin kadar kalp de devrede. Platon’un mağarasından çıkarken göz kamaştırıcı ışık değil, çoğu zaman gölgelerin yumuşak titreşimi eşlik ediyor. Gerçeklik net değil; bulanık, kırılgan ve katmanlı. Dostoyevski nasıl ruhun çelişkili katmanlarını sabırla işlediyse, Gaarder de düşünsel karmaşayı görünür kılmakla yetinmiyor, ona yaşanabilir bir zemin kuruyor. Kitap, bir felsefe tarihi anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda felsefeyle yaşamak ne demek, onu sezdiriyor. Gerçek ile hayalin iç içe geçtiği yapı, varlık denen şeyin sınırlarını zorlamaya başlıyor. Bu noktada roman olmaktan çıkıp bir düşünce deneyine, hatta bir varoluş provası hâline geliyor.Sonuç olarak, felsefeyi sıkıcı hale getirmeden katman katman okuyucunun zihnine işleyen, harika bir eser.Keyifli okumalar.
Sofie'nin DünyasıJostein Gaarder · Pan Yayıncılık · 202043,7bin okunma