Sizin evdeki tavan arasında yalnızca eski çalışmaların olsa da, sonuçta çalışmıştın. Ama o görüntü canını sıkıyordu: Sen ürettiğin şeyin somutça işlemesini istiyordun. Kestirmeden gidip,
giriştiğin işleri bitirmek yerine, kendi işini bitirdin.
Dünyaya uyum sağlayamadığını hissetmek seni şaşırtmı yordu da dünyanın, içinde yabana gibi yaşayan birini yaratmış olmasına şaşıyordun. Bitkiler intihar eder mi? Hayvanlar umutsuzluktan ölür mü? Onlar ya işler, ya yok olurlar. Sen bel ki de evrimin zayıf halkası, kaza sonucu ortaya çıkmış bir iziydin. Bir daha canlanmamaya yazgılı, geçici bir anomaliydin.
Bir sözlük dünyaya bir romandan daha çok benziyordu, çünkü dünya tutarlı bir olay dizisi değil, algılanan darmadağınık şeylerin yığınıydı. İnsan ona bakınca, bağlantısız şeyler bir araya geliyor, coğrafi yakınlık onlara bir anlam kazandırıyordu. Olaylar birbirini izlerse, bunun bir öykü olduğu düşünülüyordu. Ama bir sözlükte, zaman diye bir şey yoktu: ABC zamandizine BCA'dan daha fazla uymuyordu. Senin yaşamını da bir düzen içinde betimlemeye çalışmak saçma olur: Seni gelişigüzel anımsıyorum. Beynim rastlanbsal ayrıntıları diriltiyor seni, bir torbadan bilye çeker gibi.