Geçmişte kalan birini düşünmek gerçekten mümkün müdür? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz anların, en hafif acıların bile bizden kopup geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının nüanslarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşünceleri bile alıp götürmüştük, böylece canlılıklarını yitirmediler: Bugün dahi bize acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil; söndürülmez ve yakıcı bir aşk, geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak imkânsız.
Şunu düşündüm: En bayağı olayın bir serüvene dönüşmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir, bu yeterlidir. İnsanları aldatan da bu zaten: İnsan hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının hikâyeleri arasında yaşar; başına gelen her şeyi hikâyelerin arasından görür, hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.