Nihayet, bunun karşısına bizim — (nezaket icabı “biz” diyorum...) yanılgı ve görünüş sorununu nasıl değişik bir tarzda ele aldığımızı koyalım. Eskiden başkalaşma, değişme, hatta oluşum, görünüşteliğin kanıtı olarak, bizi yanıltan bir şeyin var olması gerektiğinin bir işareti olarak kabul edilirdi. Bugün ise tam tersine, tam da akıl-önyargısının, bizi, birliği, özdeşliği, sürekliliği, tözü, nedeni, şeyselliği, varlığı kabul etmeye zorladığı kadar, bir ölçüde yanılgıya düştüğümüzü, yanılgıya zorunlu olduğumuzu görüyoruz; sıkı bir gözden geçirme temelinde, öyle eminiz ki, yanılgının burada yattığına. Büyük yıldızın devinimlerindekinden farklı değil durum: onun devinimlerinde gözlerimiz, burada ise dilimiz yapıyor yanılgının avukatlığını. Dil, oluşumu gereği, psikolojinin en tortulaşmış biçimidir: dil metafiziğinin, açıkçası: aklın, temel varsayımlarını bilince çıkardığımızda, kaba bir fetişin içine gireriz. Odur her yerde bir eyleyen ve bir eylem gören: istencin neden olduğuna inanır; “Ben”e inanan, varlık olarak, töz olarak Ben’e inanan, ve Ben-tözüne duyduğu inancı tüm şeylere yansıtan — böylelikle “şey” kavramını yaratmış olur... Varlık her yerde neden olarak düşünülür, atfedilir; “varlık” kavramı “ben” kavramının ardından, ondan türetilmiş olarak gelir..