Hüseyin Cahit

Yaşamı özümseyen bir kişi, vakitleri gözleyerek zamana riayet eden bir hayat sürer. Vakitlice bir yaşam süren, vakitlice de ölür. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü tam da bunu öğütler okuyucusuna: "Çokları pek geç ölürler, kimi de pek erken ölür. Şu öğreti yabancı geliyor daha: 'Vaktinde öl!' Elbette hiçbir zaman vaktinde yaşayamayan, nasıl vaktinde ölsün ki?" Vaktinde ölmek, hayatımız boyunca zamanı yerinde ve kararında deneyimleyebilmekle mümkün olsa gerektir. Bu minvalde kanaatimce "Kişi yaşadığı hâl üzere ölür." hadis-i nebevisinde saklı hikmetlerden biri de Nietzsche'nin bahsini ettiği husus olmalıdır. Tam da bu sebeplerden ötürü hususiyle “günümüzde ölmek insanlara zor gelir, çünkü hayatı anlamlı bir şekilde bitirmek artık mümkün değildir. Olmadık bir zamanda sona erer. Uygun zamanda ölemeyen, zamansız ölmek zorundadır.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Eskilerin deyimiyle her şeyin bir vakt-i münasibi vardır. Vakit, zamanı bir dayanağa iliştirir. Çağdaş dünyamızdaki dayanaksız zaman içerisinde doğru zaman algısı bu yüzden yer almaz. Bu evrende beklentiler gerçekleşmediyse zaman yönetilememiştir ve suç bizdedir! Halbuki vaktin gelmesi ve doğru zamanın belirmesi, gerçekleşmesini istediğimiz şeyden daha önemlidir. Nitekim vakitsizce gerçekleşen beklentiler insanı bu yüzden teskin etmekten uzaktırlar. Bu minvalde vaktin henüz gelmemiş olmasını vakur bir şekilde kabullenmemiz gerektiği gibi vaktin geçmiş olmasını da aynı olgunlukla karşılamak gerekir, zira ikisi de doğru olmayan zamana tekabül ederler. Bu bağlamda Sıtkı Argınbaş'ın Melahat Pars'a ithafen terennüm ettiği "Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç." ifadesinde yer alan geç vakit, tam da "doğru olmayan zaman'a vurgu yapar.

Hüseyin Cahit

, bir kitap okudu
9/10
·174 syf.··
Beğendi
·
12 günde okudu
·
2024 61. kitabı
Nostaljik eski öğrencilerimden, üniversite edebiyat dersleriyle ilgili en çok özledikleri şeyin, bir grup insanın aynı anda okuduğu kitaplar hakkında düzenli olarak konuşma fırsatı olduğunu duyuyorum. Onları bu nostalji hakkında sorguladığımda, oldukça karmaşık bir konumu dile getiriyorlar. Edebi metinleri okumayı özlediklerini söylemiyorlar; ne de olsa, bunu kendi başlarına yapabilirler ve genellikle yaparlar ancak birkaçı bunu istedikleri kadar tutarlı bir şekilde yapacak disiplinden yoksun olduklarını düşünür. (Böyle bir noktada, daha önceden prova ettiğim, hevesle okuma dersimi sunuyorum.) Aksine, bu tür kitapların yarattığı sohbeti özlüyorlar.
David Poster Wallace bir keresinde, "Kitapların amacı yalnızlıkla savaşmaktır." demişti. Okumak, başkalarıyla bağlantı kurmanın bir yoludur ancak bağlantı, mahrem ve sanalın tuhaf bir birleşimidir. Machiavelli çalışma odasına girdiğinde orada gerçekten kimsenin olmadığını söylersek yarı doğruyu söylemiş oluruz. Bir bakıma orada tek başına oturdu; başka bir açıdan, en iyi dostluğun tadını çıkardı.